#
YAZARLAR
AYDIN ŞAFAK |
|
| Gençlerin Türküsüyle ... | |
GÜLBEY KÖSEOĞLU |
|
| Ah Şu Çocuklar! | |
TURAN ESER |
|
| Steiger Awards’a Açık ... | |
Medyada her gün farklı bir şekilde dile getirildiği için, olayları az çok izleyen herkes bilir: Suriye’de, Esed ailesi ile özdeşleşmiş yönetim, “Azınlık Alevî diktası” olarak tanımlanıp tanıtılıyor. Suriye, gerçekten de bir “Arap ülkesi”. Diğer Arap ülkelerinden en önemli farklarından biri ise şu: Suriye, ciddi oran ve sayıda Alevî bir nüfus barındıran tek Arap ülkesi!
HÜSEYİN ŞİMŞEK
Tunus, Mısır, Bahreyn, Libya gibi Arap ülkelerinden sonra, Suriye de diğerlerinden biraz farklı bir şekilde karıştı. Tunus ve Mısır, “yenilenme” yoluna girerek durulmuş görünüyor. Ayaklanmalar “başarı”ya ulaşmış sayılıyor ve buradaki sistemlerin kendilerini yenileme çalışmaları “iki adım ileri bir adım geri” tarzında devam ediyor. Bahreyn, Suudi ordusunun işgali sayesinde, zapt-ı rapt altında tutulmaya çalışılıyor. Libya’nın içine yuvarlandığı iç savaş, Kaddafi güçleri bir tarafta, NATO ve “muhalif güçler” öteki tarafta; bölgedeki “AB’nin Irak’ı” olma yolunda. Suriye de bir Arap ülkesi ve aylardan beridir bu ülke de sıcak çatışmalara sahne oluyor. Fakat, birkaç önemli noktadan dolayı Suriye’nin kendine özgün bir havası var. Bu özgünlük, olayların gidişatını da etkiliyor. Burada, çatışmaların bizzat kendisine değil de çatışmalarla farklı bir şekilde dünyanın gündemine oturan bir özgünlüğe, biraz ayrıntılı bakmaya çalışacağız: Arap Alevîliği, yani Nusayrîlik!
Medyada her gün farklı bir şekilde dile getirildiği için, olayları az çok izleyen herkes bilir: Suriye’de, Esed ailesi ile özdeşleşmiş yönetim, “Azınlık Alevî diktası” olarak tanımlanıp tanıtılıyor. Suriye, gerçekten de bir “Arap ülkesi”. Diğer Arap ülkelerinden en önemli farklarından biri ise şu: Suriye, ciddi oran ve sayıda Alevî bir nüfus barındıran tek Arap ülkesi! Lübnan da belli bir Alevî/Nusayrî nüfus barındırıyor ama burası “Arap ülkesi” sayılanlar arasında yer almıyor. Dolayısıyla Suriye gerçekten, “biricik” örnek konumunda. Çoğunluğu Suriye’de kalan, ama Türkiye ve Lübnan’da da yaşayan Arap Alevîleri, dış dünyanın gelenekselleşmiş tanımlamasıyla “Nusayrîler” olarak bilinir.
Günümüzde, Nusayrîler açısından da başka gerçekler söz konusu. Düne kadar Suriye'nin Lazkiye, Banyas ve Tartus; Türkiye’nin Hatay, Adana ve Mersin; Lübnan’ın Trablus kentlerinde yerleşiktiler. Fakat, en azından son çeyrek yüzyıldan beridir, artık Nusayrîler de dünyanın dört bir yanına dağılmış durumda. Öyle ki yaşadığımız Avusturya’nın da bir Nusayrî nüfusu var. Konuyu, hem Lois Massignon, Hüseyin Türk, Ömer Uluçay, Faik Bulut başta olmak üzere çalışmaları ciddiye alınan bir grup yeni dönem araştırmacısının kitaplarına başvurarak, hem de Avusturya’da yaşayan Nusayrî dostlarımızın katkılarıyla irdeleyeceğiz. Avusturya’daki Nusayrîler’le yaptığımız görüşmeleri, ayrıca ayrıntılı bir şekilde yayımlamayı planlıyoruz.
Yazılı kaynak ve açık tanıklık sıkıntısı var
Nusayrîler ile ilgili kaynakların esasını Arapça el yazmaları oluşturur. Önemlice bir kısmına, “yola giriş metinleri” demek mümkün. Nusayrîler’de dinî lider, yol önderi olan “şıhlar” (şeyhler) tarafından yazılıp talibe verilmiş bu metinler, şıh ile talip arasındaki diyalogdan oluşur. Eğitim sürecini tamamlayıp “yola giren” her bir talip, bu metinleri yakarak yok etmek zorundadır.
Peki, Nusayrî önderler, şıhlar bu öğretiyle hiç mi kitap yazmadı? Elbette yazdı; Nusayrî şıhları tarafından yazılan kitapların sayısı 20’yi bulur. Fakat bu kitapların hiçbirinde, Nusayrî öğretisi ve erkânının esasını yer verilmemiştir. Sünnî inançtan çok da farklı olmayan bir “Nusayrîlik”le karşı karşıya kalırız sadece. İnancın, öğretinin esası; ibadetin temel uygulamaları saklı/gizli/sır tutulageldi hep. Gizli tutmak, sır olarak saklamak bu öğretinin temel düsturlarının başında gelir.
Bu “sır etme” çabalarına rağmen, Nusayrîlik bir muammadan ibaret kalamazdı/kalamadı. Konuya el atan tarihçiler ve alan araştırmalarının ortaya koyduğu veriler, şunu gösteriyor: Nusayrîler için, iki temel kitap var: “Kuran-ı Kerim” ve “Kitab’ul Mecmu”! Sözü, ilk kitaptan sürdürmek gerekirse; Nusayrîler, “Kuran-ı Kerim”i şartlı sahiplenir. Öncelikle, “Kuran-ı Kerim”in tahrip edildilerek değişime uğratıldığını savunurlar. Bu kanının sonucu olarak, “Kuran-ı Kerim”deki sure ve ayetlerin “zahirî” değil, sadece “batınî” anlamlarını esas aldıklarını dile getirirler. Ki Nusayrîlik’in inanç, öğreti ve erkânını, bu batınî yorumlara dayandırırlar.
“Kitab’ul Mecmu” ise, aslen İranlı olan ve zaman zaman öğretinin asıl kurucusu sayılan Hamdan el-Hasibî tarafından, 1000’li yılların ortalarında yazılmıştır. Kitap, 16 sureden oluşur. Bir dinî öğreti ve ibadet kılavuzu sayılır. Ağılıkla, 1. İmam Ali’nin sözlerini ve emirlerini içerir. Kimi araştırmacılar, “Kitab’ul Mecmu” adlı bu eseri, İsmailî metinlerin farklı bir gözle yeniden yazılması olarak değerlendirir.
İki temel kaynağın yanı sıra, Muhammed el-Tavil tarafından 1920’lerde kaleme alınan bilgiler ve görüşler de çok önemsenir. El-Tavil, Suriye Fransa’nın hakimiyeti altındayken Nusayrîler’in tanınmış, etkili liderlerinden biriydı. Samandağ’ın Gözene köyün yer alan “El-Tavil Türbesi”, Nusayrîler tarafından günümüzde de en çok ziyaret edilen yerlerden biridir.
SOSYAL, DEMOGRAFİK ÖN BİLGİLENDİRMELER
Nusayrîlik’le ilgili, günümüzde tartışma götürmez gerçeklerden biri şu: Alevîlik dairesi içinde yer alan kollar arasında, kendini özellikle ve en iyi gizleyen kol! “Gizliliği bütün kuralların önüne koyan öğreti” demek, pek de abartı olmaz. Gizlilik, bir hayat memat meseledir. Kendini her anlamda ve her alanda koruma zorunluluğudur. Bilgi, dışarıya karşı ya saklanmış ya da taktik olarak yanlış verilmiştir. Bu da, dışarının onları kendine göre nitelendirmesi, adlandırmasına yol açabilmiştir.
“Nusayrî”, “Fellah”, “Arap Uşağı”...
Çoğu araştırmacılar, “Nusayrîlik” adlandırmasının, dış kaynaklı bir yakıştırma olduğu görüşündedir. Söz konusu toplumun kendisini ‘Arap Alevîsi’ şeklinde tanımlayıp tanıttığını dile getirirler. Örneğin Melikhoff, “Nusayrî kelimesi halk tarafından bilinmez, sadece bilimsel literatürde kullanılır”, der. Araştırmacı Faik Bulut ise, şunları söyler: “... ibadetlerini, törenlerini, geleneklerini gizlilik içinde yürüttüler. Sır tutmayı zorunlu ve kutsal saydılar. Zamanı geldiğinde topluluğun her üyesini sınavdan geçirdiler, mihenk taşına vurdular ve ‘cemaate ilişkin sırları saklayacağına, kurallara, ahlak ve öğretiye uyacağına’ dair defalarca yemin ettirdiler...”
Konuyla ilgili uzun ve ayrıntılı bir görüşme yaptığımız Şemsi Sümbültepe de bunu teyid ediyor. İlk ağızda, çok açık ve net biçimde, kendilerini “Arap Alevîsi” olarak tanımladıklarını belirtiyor.
Peki, esasen dış kaynaklı olsa bile, Arap Alevîleri’ne neden “Nusayrî” adı yakıştırıldı? Bu sorunun cevabıyla ilgili, çok sayıda tezle karşı karşıyayız. Biz burada, bu tezlerden en yaygın savunulan ikisini anımsatmakla yetineceğiz:
- Muhammed ibn-i Nusayr, bu yolun kurucusudur ve ondan sonra, onun öğrencileri tarafından bu isim kullanılmaya başlanmıştır. Bektaşîlik’in, Bektaş Veli’den sonra bir tarikat haline gelmesi/getirilmesi gibi.
- Bu tanımlama; Nusayrîlik’i kabul edecek olan Arap topluluklarının yoğunlukla yerleştikleri ve orayı zamanla kadim bir yurt haline getirdikleri “Nusayra Dağı”na atfen yapılmıştır.
Onlar için kullanılan birkaç tanımlama daha var: “Fellah” ve “Arap Uşağı” gibi. Arapça bir sözcük olan “fellah”ın, Türkçe’deki karşılığı “çiftçi”dir. Araştırmacılar bu tanımlamanın, Nusayrîler’in yüzyıllarca büyük toprak ağalarının yanında ırgatlık/çiftçilik yapmalarından kaynaklandığını dile getirir.
“Arap Uşağı” tanımlaması ise, etnik olarak Arap kökenli oluşlarından dolayı yapılır. Türkiye’deki (Hasan Tankut, A. Faik, Ali Rıza Önder gibi) tarihçilerin bir bölümü “Nusayrîler”i; “Türk”, “Eti Türkü”, “Tahtacı Türkmen” sayar. Kanıtları da çoğunlukla antropolojik, yani kafa ölçümleri esas alınarak, varılmak istenen sonuçlardır. Bu tarihçiler, tezlerini esas olarak antropolog Felix von Luschan’a dayandırırlar. P. A. Andrews, Arinberg-Laanatza, Olsson Tord gibi araştırmacıları ciddiye alan (Hüseyin Türk, A. Turan, Ömer Uluçay) ve bölgede bizzat araştırma yapan önemli bir bölüm araştırmacı ve tarihçi ise, “Nusayrîler, Arap kökenli Alevîler’dir”, tezini savunur.
Nerelerden nerelere dağıldılar?
Nusayrîler, bugün dünyanın dört bir yanına dağılmışsa da tarih boyunca belirli bir coğrafyada yaşadı. Suriye'nin Lazkiye, Banyas ve Tartus; Türkiye’nin Hatay, Adana, Tarsus ve Mersin; Lübnan’ın Trablus kentleri gibi.
Nusayrîler, göçe karşı oldukça direngen bir topluluk. Ama bu, sadece göçü ertelemeye ve sınırlı tutmaya yarayabildi. Nusayrîler de, önce köylerinden Antakya kentine ve ilçelere doğru aktılar. Yoğunlukla 1950’lerin ikinci yarısı ile 1960’ların ilk yarısı içinde yaşandı bu ilk göç dalgası. Antakya ve İskenderun, binlerce köylüyü sanayi işgücü olarak ağırlayan iki merkez oldu. İskenderun bir liman kentti ve demir-çelik, tekstil işletmelerine sahipti. Fakat 1970’lerden sonra, göç ne Hatay’la, ne de Türkiye’yle sınırlı kaldı. Bugün hem Arap, hem de Avrupa ülkelerinde (özellikle Almanya, Fransa ve Avusturya'da) hatırı sayılır Nusayrî bir göçmen nüfustan söz edilir. Arap ülkelerinden Cezayir, Tunus ve Mısır’da; Suriye’ye yakın ülkelerden Irak ve İran’da; uzak kıta ülkelerinden ABD ve Brezilya’da azımsanmayacak sayıda Nusayrî yaşıyor bugün.
Avusturya’daki Hataylı Nusayrîler’in önemli bir kesimi merkez ilçe Antakya ve sanayi ilçesi İskenderun’dan. İskenderun’dan gelenlerin hemen hepsi, Wr. Neustadt bölgesine yerleşti. Bu da rastlantı değildi; tekstil üretimin yoğun olduğu alanlardı oralar. Bugün, yeni kuşakların farklı yetişmesiyle birlikte, Avusturya’nın da her tarafında Nusayrî bulmak mümkün.
Nerelerde, ne kadarlar?
Nusayrîler’in bulundukları ülke veya bölgelerdeki nüfus oranlarına gelince, verilen yaklaşık rakamlara göre en kalabalık olunan ülke Suriye. Ülke nüfusunun bugün 20 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Bu nüfusun etnik olarak yüzde 80 küsürü Arap, yüzde 8 kadarı Kürt, yüzde 6 kadarı Türkmen, yüzde 2 kadarı Ermeni. Diğer küçük gruplar Çerkez, Filistinli ve Iraklı mültecilerden oluşuyor.
Nüfusun, dinî cemaat temelindeki dağılımı ise şöyle tahmin ediliyor: Yüzde 74’ü Sünnî, yüzde 12’si Nusayrî, yüzde 10’nu Hırıstiyan, yüzde 3’ü Dürzî. Çok az sayıda Yahudî ve Yezîdî bir nüfus da söz konusu.
Türkiye’de en kalabalık oldukları şehir Hatay’dı. Ama bugün, Hatay’da da en kalabalık nüfusu Nusayrîler değil, Sünnî Türkler oluşturur. Nusayrîler burada, ikinci büyük grup konumunda. Ki Hatay’daki Araplar’ın tamamı da Alevî değildir. Hıristiyan ve Sünnî bir Arap nüfus da sözkonusu. Çok küçük gruplar halinde Çerkezler, Süryanîler, Ermeniler, Afganlar ve Özbekler de bulunur.
2010 sayımına göre, Hatay’ın nüfusu 1.480.571 kişi. Nusayrîler’in bu nüfus içindeki oranı, kesin rakamlarla ifade edilmiyor. Yine de 1996 yılında yapılan genel nüfus sayımı verilerine göre, bir şeyler söylemek mümkün. DİE’nin verdiği sonuçlara göre, Hatay ilindeki nüfusun yüzde 68.48’i Sünnî, yüzde 28.94’ü Nusayrî, geri kalanı Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlar ile Musevîler’den oluşuyordu.
Nusayrîler’in yoğun olarak yaşadıkları yerler ise Samandağ ve köyleri ile Antakya merkez ve köyleri. Türkiye’nin diğer illerinden Adana’daki toplam 2.062.518 kişilik nüfusun yüzde 25’i, Mersin’deki toplam 1.647.899 kişilik nüfusun yüzde 20-25’i, Tarsus’taki toplam 283.436 kişilik nüfusun yüzde 80’i Nusayrî. Türkiye’deki toplam nüfus için teleffuz edilen yaklaşık rakam 1 milyon.
Şehir merkezinde Sünnî bir çoğunluk barındıran Lübnan’ın Trablus kentinde ise yaklaşık 100 bin Nusayrî yaşar. Nusayrîler, dünyanın dört bir yanına yukarıda belirtilen ülke ve kentlerden dağılmışlardır. Avrupa ülkeleri arasında özellikle Almanya, Fransa ve Avusturya'da hatırı sayılır bir göçmen Nusayrî nüfustan söz edilebileceğini belirten tanığımız Şemsi Sümbültepe, Avusturya için şu bilgileri veriyor: “Tahminime göre, Avusturya’da 2500’ün üzerinde, 3000’e yakın Nusayrî yaşıyor.”
TARİHSEL ARKAPLAN: NE ZAMAN, NASIL ORTAYA ÇIKTI?
Nusayrîlik’in ortaya çıkış sebepleri, İslam Peygamberi’nden sonra halifelik makamının belirlenmesi sorununa kadar dayandırılır. Bilindiği gibi bu sorun, Şiilik’in en temel varlık sebebi; Anadolu Aleviliği’nin ise kendini taraf, müdahil olarak gördüğü konulardan biri. “Peygamber’den sonra, halifeliğin Ali’nin hakkı olduğu”; Şiiler’in, Anadolu Alevîleri’nin ve Nusayrîler’in ortak savunusu ya da tezi.
Ki bu sorun, örneğin Şiiler’i, kendi içlerinde de yol ayrımlarına soktu. Yani, “hilafet sorunu”nun bir benzeri, “imametin sürdürülmesi”nde de ortaya çıktı. İmametin sürdürülmesi konusunda, Şiiler üç temel kola ayrıldı:
- Zeydiler: “Beşçiler” olarak da anılırlar. Muhammed'den sonra İmamların sıralamasını şu şekilde olduğuna inanırlar: İmam Ali, İmam Hasan, İmam Hüseyin, İmam Zeynel Abidin ve İmam Zeyd.
- İsmaililer: “Yediciler” olarak da anılan İsmaililer’e göre imamet sıralaması şöyledir: İmam Ali, İmam Hasan, İmam Hüseyin, İmam Zeynel Abidin, İmam Muhammed Bakır, İmam Cafer Sadık, İmam İsmail. İsmailiyye inancına göre, Cafer-i Sadık, oğlu İsmail'i imam tayin etmiştir. Ancak İsmail, babasından önce ölmüştür. İsmailiye tarikatı, İsmail'in ölmediğini ve gizlenmek için ortadan kaybolduğunu, zamanı gelince geri döneceğini savunur. Ki İsmaililer de birçok kola ayrılacaklardır ve kimi İsmaili gruplar, imamlığın İsmail'in soyundan gelen kişiler ile günümüze kadar devam ettiğini savunur.
- Onikiciler: Onikiciler’e göre İmamet sıralaması şöyledir: İmam Ali, İmam Hasan, İmam Hüseyin, İmam Zeynel Abidin, İmam Muhammed Bakır, İmam Cafer Sadık, İmam Musa Kazım, İmam Ali Rıza, İmam Muhammed Taki, İmam Ali el Naki, İmam Hasan Askeri, İmam Muhammed Mehdi. Onikiciler, Safevi döneminden beri, günümüzde de dünya Şii gruplarında çoğunluktadırlar.
Henüz ayrı bir disiplin olarak ortaya çıkmamış Nusayrîler , Cafer-i Sadık’tan sonraki bu yol ayrımlarında, üçüncü grubun yanında yer aldı. Yani, Musa-i Kazımcılar’ın (12 İmamcılar’ın) öngördüğü süreği doğru buluyorlardı. Nusayrîlik, imametin 12’de tamamlanmış sayılmasından sonraki dönemin ürünüdür. Bu döneme kadar, Şiilik’in “12 İmamcılar” kolu içindedir. Daha önce, Şiilik’in üçe bölünmesi gibi, imametin 12’de tamamlanması sürecinde bu kez “12 İmamcılar” üçe ayrıldı.
Peki, imamet makamını 12. İmam Muhammed el-Mehdî’de noktalayan Şiilik’in “12 İmamcı” kolu, neden yeni ayrışmalar yaşadı? 11. İmam Hasan el Askerî, 784 yılında Hakk’a yürüdü. 12. İmam Mehdî, inanışa göre çok küçük yaşta kayıplara karıştı. Bu durumda, yolun sürdürücüsün kim olacaktı? Yeni ayrışmaları kaçınılmaz kılan tartışma bu oldu. Büyük bir kesim; yeni liderler, önderler aramaya gerek olmadığını, Cafer-i Sadık’ı rehber etmeyi sürdürmeyi savundu. Geri kalanlar, her bir imamın bir bâbı (kapısı) olduğunu, imametin tamamlanmasından sonra yolun, son imamın bâbı tarafından sürdürülmesi gerektiğini savundu. Bu “bâbçılar” da kendi aralarında, “gerçek bâb”ın kim olduğu sorununda ayrıştılar. Yeni ayrışma şöyleydi:
- Caferîye: İmamlardan sona, herhangi bir bâba bağlanmayı reddedenler ve 9. İmam Cafer-i Sadık’ı rehber etmeyi savunup sürdürenler.
- İshakîler: İmam Hasan el Askerî’nin asıl/gerçek bâbının Ebu Yakup İshak en-Nahî olduğunu savunanlar.
- Nusayrîyye (Numeyrîyye): İmam Hasan el Askerî’nin asıl/gerçek bâbının Muhammed bin Nusayr el-Basrî en Nûmeyrî olduğunu savunanlar.
“12. İmam Mehdî’den sonra yolun sürdürücülüğü bâblara geçmiştir ve ilk bâb da Nusayr’dır”, şeklinde özetlenebilecek anlayışı biraz açalım. Nusayrîlik olarak tanımlanacak olan öğretiye göre, her imamın bir de “bâb”ı vardı. Buna göre 1. İmam Ali’nin bâbı, Selman el-Farisî; 3. İmam Hüseyin’in bâbı, Ruşeyd el-Hecerî; 11. İmam Hasan el Askerî’nin bâbı ise Muhammed bin Nusayr el-Basrî en Nûmeyrî’dir. 12. İmam Mehdî’nin 11 yaşında gözden kaybolduğuna, onun asıl icraatının gelecekte olacağına inanıldığına göre; bu durumda, aslında fiili olarak son imam 11. sıradaki İmam Hasan el Askerî oluyor. Zira, 11 yaşında gözden kaybolan son imam Mehdî’nin bâbı yoktur zaten.
Ölümünden sonraki yıllarda Nusayrîlik’in kurucusu olarak kabul görmeye başlayan Muhammed bin Nusayr, 11. İmam Hasan el Askerî'nin öğrencisidir. El Askerî'n meclisindeki en sıkı, en bağlı ve güvenilir müridtir. O, 883 yılında Hakk’a yürüdüğü güne kadar, 12 İmamcılık’ın itikadına bağlı kalarak, onların ahlâk ve kültürüne bağlı çok sayıda öğrenci yetiştirmiş, yol göstermiştir. “Hasan el Askerî’nin gerçek bâbı”, dolayısıyla sıradaki yol önderi/rehberi olma savı, Nusayr’ın kendisi tarafından ileri sürülen bir sav değildir. Nusayr henüz hayattayken, “Nusayrîlik”ten söz edilmiyordu. Nusayr, kendi adıyla bir yol/mezhep/tarikat kurmamıştır. Ölümünden sonra, artık el Askerî'nin sadece öğrencisi, güvenilir bir müridi olarak değil, yolun sıradaki sürdürücüsü olarak kabul edildi. “Nusayrîlik” adıyla da anılan Arap Alevîliği’nin oluşumu, ortaya farklı bir yol/kol/disiplin olarak çıktığı dönem, Nusayr’ın ölümünden sonraki ayrışma dönemidir.
Dolayısıyla Nusayrîler’in, Caferîye ve İshakîler’den ayrışması, öyle kısacık bir süre içinde olmadı. Nusayr, kendi adıyla bir yol/mezhep/tarikat kurmadı ama bunun zeminini hazırladı, yolunu açtı. Bununla ilgili en belirleyici icraatı, öğrencilerinden Cunbulanî’yi kendisinden sonraki kişi olarak tayin etmesidir. Cunbulanî de bu yerine birini tayin etme geleneğini sürdürecek ve onun öğrencisi olan El Hüseyin bin Hamdan el-Hasibî (“Şeyh Yaprak”) “Nusayrîlik”i kurumlaştıran kişi olacaktır. Mısır’dan gelmiş bir öğrenci olan el-Hasibî, şeyhi Cunbulanî’nin ölümünden sonra, çalışmalarını Halep’i merkez alarak sürdürdü. Öğrenci ve müridleri arasına, o günün devletlerini yöneten kimi hükümdarları, bölgenin etkili emirlerini katacak kadar güç kazanırken, aynı zamanda “Nusayrîlik”in asıl kurucusu sayıldı.
Kurucu el-Hasibî’den sonra, “Nusayrîlik” adına iki inanç merkezi çıktı ortaya. Merkezlerden birine Ali el-Cilbî, diğerine ise Ali el-Cisrî önderlik ediyordu. Bu süreç aynı zamanda, “Nusayrîlik”in merkezi yapısını adım adım kaybettiği dönemlerin başlangıcıydı. Ki, 965-1035 yılları arasında yaşayan el-Tebaranî, “son genel şeyh” oldu. 1000’li yılların ikinci yarısıyla birlikte, “Nusayrîlik” her bir şeyhin kendi bölgesinde bağımsız hareket ettiği bir yol haline geldi.
BİR İNANÇ DİSİPLİNİ OLARAK ÖZGÜN TEMELLERİ
Nusayrîler, özellikle de eskiden, kim oldukları sorulduğunda ilk vurguyu inanç kimliğine yapardı. Yani, kendilerini önce “Alevî” olarak tanıtıp tanımlarlardı. Etnik köken, daha sonra dile getirilirdi. Dolayısıyla Nusayrîlik, esasen öncelikle inanca dayandırılan bir öğretidir. İnanç konusunda, en çok ve en fazla Ehl-i Sünnet’ten; yanı sıra hem öteki Şii kollardan, hem de Anadolu Aleviliği’nden ayıran özgünlükleri var. Bu özgünlüklerin en önemlilerini özetle anmakta fayda var.
Mana-İsim-Bâb: Alevî-Bektaşi inancındaki “Hakk-Muhammet-Ali” üçlemesi, Nusayrîlik’te “Ayn-Mim-Sin” şeklinde ifade edilir. Sıralama Ali, Muhammed ve Selman’ın isimlerinin baş harflerinden oluşturulmuştur: Yani, Nusayrîlik’teki özgün üçleme, “Ali-Muhammed-Selman” şeklindedir. Bunun, Nusayrîlik’teki batınî yoruma göre ifadelendirilmesi ise şöyle yapılır: Mana-İsim-Bâb! Mana, gizli olandır; onun dile gelmesi için bir isim gereklidir. İsim, dile gelen yani konuşandır. Bâb yani kapı, mana ve isme ait bilgiye giden yoldur.
Nusayrîlik’e göre, Hakk’ın, insan bedeninde farklı isimlerle kendini göstermesi manadır. Bu 7 kez gerçekleşmiştir: Habil, Şit, Yusuf, Yuşa, Asaf, Şem’un al Safa ve Ali. Bunların her birine eşlik eden birer isim ve bâb vardır. İsim ve bâblar, mana olanın yardımcılarıdır. Mana Habil iken, isim Adem, bâb ise Cebrail idi. Mana Ali iken, isim Muhammed, bâb ise Selman-ı Farisî idi. Ali’nin “mana” olduğu, yani Hakk’ın bedenine hulûl ettiği 7 insandan biri olduğu yolundaki inanç, “Kuran-ı Kerim’deki birçok ayete ve kaynak olarak Peygamber Muhammed’i gösteren birçok hadise dayandırılır. Mevlana’nın Divan-ı Kebir’inden “Nat-ı Ali” bölümü de sıralanan kanıtlar arasındadır. Sözkonusu bölümde, Ali’nin vasıfları birçok tanrısal nitelemeyle anlatılır.
Ehl-i Beyt sevgisi: Nusayrîlik, Ehl-i Beyt’i en kutsî yere yerleştirir. Ki Ehl-i Beyt’in merkezinde altı kişi sayılır: Peygamber Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve Muhsin. Sonra imamların bâbları ve beş eytam (yetim) gelir. Peygamber ile Ali’nin bâbı aynı kişidir: Selman-ı Farisî. Beş yetim ise Peygamber’in önde gelen sahabelerinden oluşur. Sonra diğer peygamberler, evliyalar, Nusayrîler’in kendi liderleri ve hatta bilime hizmet etmiş kişiler...
Tüm peygamberlere sahip çıkmak: Nusayrîler’e göre bütün peygamberler kutsaldır. Hepsini, tek ve aynı Tanrı kendi nurundan yaratarak gödermiştir. Ali ve Muhammed de Allah’ın nurunu paylaşır. Melekler, Ali’nin nurundan yaratılmıştır. Ali, Muhammed ve melekler arasında, bu açıdan bir özdeşleşme vardır.
Kutsal kitaplar: Peygamberlere inen ve onlarla ilintili olan kitaplar da kutsaldır. Hepsini, tek ve aynı Tanrı göndermiştir. Dört kitaba bağlı olan insanlar, tek ve aynı Tanrı’ya inanırlar. Dört kitap da aslında tek kitaptır. Her kitap tahrip edildikçe yenisi indirilmiştir. Tanrı’nın kelamı, son kitap Kur’an-ı Kerim’de tamamlanmıştı ama o da diğerleri gibi değişime uğratıldı. Dolayısıyla, bu kitaptaki sure ve ayetlerin batınî (gizli/saklı) anlamlarını bulup çıkarmak ve buna göre hareket etmek şarttır.
Camilerden çekilme gerekçeleri: Nusayrîler, Alevîler’in başından beri değil, belli bir tarihten sonra, camileri ibadet yeri olarak kullanmayı bıraktığını söyler. Ki bu tarih, Hasan’ın ölümünden sonra, Mervan’ın Medine’ye vali olarak atandığı dönemdir. Hüseyin Türk’ün aktardığı kadarıyla, et-Tavil’de konuyla ilgili değerlendirme şöyledir: “... Mervan, her Cuma camilerde minbere çıkıp alenen Ali’ye sövüyordu. Bu durum, uzun yıllar sürdürüldü. Gerekçeleri ise, bu lanet yerine getirilmedikçe namazın kabul edilmeyeceğiydi...” Bu yüzden camilerin yerini, Arap Alevîleri’nde türbeler ve evlerin; Anadolu Alevîleri’nde ise evler ve cemevlerinin aldığı ifade edilir.
Tevil ve takkiye: Tevil, Kur’an’ın ve İslamî uygulamaların alegorik bir temelde yorumlanmasıdır. Yani, zahirî ve batınî olarak iki farklı anlam yüklenmesidir. Bir şeyi, başka bir şeyle daha iyi kavranmasını sağlama çabasıdır. İç işlerde tevil esastır. Batınî yorumlara dayalı sırlar, gizler sadece içerde bilinir. Mesela Arap Alevileri, birbirlerini tanımak için üç kelimeden oluşan bir şifre kullanırlar. Bu şifreyi, sadece yola girenler bilir. Okunan dualar, kutsanan kişiler, dokuz lanetli kişinin isimleri de giz olarak öğretilir. Olduğundan farklı görünme anlamına gelen takkiye ise, tehdit ve baskı koşullarının dayattığı bir taktiktir. Doğal olarak dışarıya karşı yapılır. Baskı ve saldırılardan korunmak için, takkiye yapmak ile batınî inancının gereklerini gizli yerine getirmek, aynı sürecin iki farklı ögesi haline gelmiştir.
Cennet ve cehennem bu dünyada: Nusayrîler’e göre cennet ve cehennem bu dünyadadır. Yedi defa Nusayrî inancıyla dünyaya gelen bir inançlı Nusayrî, gökyüzünde yıldız olarak mutlak iyiliğe (rahmete) kavuşacaktır.
Yeniden doğmak (reenkarnasyon): Cennet ve cehennemin bu dünyada olduğu varsayımına bağlı olarak Nusayrîlik, ödül ve ceza ikilisi üzerine kurulmuş bir “öteki hayat” inancı sunarken, (diğer dinlerin birçoğundan farklı olarak) bu “öteki hayat”ın bu dünyada gerçekleşeceğini söyler. Nusayrîlik’e özgü “yeniden doğuş” inancının temelidir bu. Buna göre insanlar, günahlarından arınmak ve cezalandırılmak için birçok defa ve başka bedenlerle tekrar doğarlar. Günahları çok olanlar, “kötü bir beden”de (örneğin bir hayvan bedeninde) dünyaya gelir. Yeniden doğmanın, cansız varlıklar şeklinde yaşanması söz konusu değildir. Yani insanlar, asla cansız maddelere dönüşmezler. Öte yandan, “bu yeniden doğma”lar, ölmeden önce bulunulan mekânlardan ve akrabalardan uzak bir yeniden dünyaya gelmedir. Belirli bir “yeniden doğma”, ne kişinin kendisi tarafından, ne de başkası tarafından kesin olarak bilinip tespit edilemez. Buna inanılır.
Temel ibadetlerde farklılıklar
Arap Alevîleri, İslam’ın beş şartını kabul ettiklerini söylerler. Şahadet getirmek, Ramazan’da oruç tutmak, namaz kılmak, zekat vermek, hacca gitmek... Cenaze törenleri, kurban geleneklerinde de önemli biçimsel ortaklıklar söz konusu. Fakat, bütün bunlara verilen anlam/içerik/manaya gelindiğinde, neredeyse bambaşka bir dünya çıkar karşımıza. Yani, Sünnî İslam’ın ibadet ögelerini, Arap Alevîleri’nde biçimsel olarak görmek mümkünse de içerik bambaşkadır. İbadet biçimlerine verilen önem sırası da kendine özgüdür. İlk üç sırada türbe ziyareti, zikir yapmak/namaz kılmak ve zekat vermek yer alır. En az uygulanan ibadet ise hacca gitmek. Öte yandan Arap Alevîleri, İslam’ın beş şartına ek dinî zorunluluklar ve sorumluluklar da eklerler.
Biçimsel benzerlikler ya da adlandırmalarda bir ortaklık varken, mananın ve uygulamanın nasıl ayrıştığına kısaca bakalım: Nusayrîler, şahadet getirir örneğin ama içerik farklıdır. “La ilâhe illâllah, Muhammed’en resûlullah” demekle yetinmezler ve eklerler: “Aliyyûn veliyullah!” (Ali, Hakk’ın velisidir.)
Nusayrîler, namazı Caferîlik’in ictihatlarına göre kılar. Tekli namazın günde beş kez kılınması öngörülür, fakat yer, zaman ve kılma biçimine önem verilmez. Zekat sayısı Sünnîlik’tekinden farklıdır. Toplu namaz ise, şeyhin önderliğinde bayramlarda, adaklarda, cenazelerin yedinci gününde ve “amcalık” töreninde; camide ya da belirli bir ibadethanede değil, evlerde ya da ziyaretlerde kılınır.
Zekât çok önemsenir ama yine farklı bir gerekçe ve uygulamayla: Zekât verme şartı, daha çok adak adama tarzındadır.
Sünnî İslam’la ibadet ögelerindeki en büyük ortaklık Ramazan Orucu’nda yaşanır. Fakat Nusayrîler, bilinen tarihten iki gün önce başlarlar. Ayrıca, Ramazan ayı içindeki 7 gün, Kur’an sürelerinin indiği günler sayılarak 7 ayrı bayram yapılır.
ÖZGÜN İBADET TÖRENLERİ, DİNÎ LİDERLİK
Nusayrîler’de ibadet biçimlerine verilen önem sırasının kendine özgü olduğunu vurgulayıp, ilk üç sırada türbe ziyareti, namaz kılma ve zekat vermenin yer aldığını yukarıda belirtmiştik. Hem bunların her birine, hem de başka özgün uygulamalara daha ayrıntılı bakalım.
İnanç önderleri: Şıhlar (şeyhler)
Nusayrîler’de, en tepedeki inanç önderi “şeyh” ya da “şıh”tır. 1000’li yılların ortasına kadar “genel şıhlar” söz konusuydu. Daha sonra, “bölgesel şıhlar” dönemi başlamıştır. “Zikir” ya da “namaz” olarak da tanımlanan toplu ibadet, sadece bu şıhlar tarafından yönetilir. Şıhın iki de yardımcısı vardır: Nakip ve necip! Nakipler, şıh soyundan (ocaktan) gelen kişilerdir. Duaların okutulması, törenin yürütülmesinde yardımcı olurlar. Bunlar aynı zamanda geleceğin şıh adaylarıdır. Necipler ise cemaatin içinden seçilen güvenilir, dürüst, sevilen yaşlı kişilerdir. Toplu namaz kılmaktaki bilgi ve tecrübeleriyle, şıh yardım ederler.
Şıh ailesinin ocak olarak kabul görmesinin doğal sonucu olarak, şıhlık esasen babadan oğula geçer. Ama şıh ailesinden gelen bir kişinin, yaşamını ille de şıh olarak geçirme zorunluluğu yoktur. Bu durumlarda, şıh ailesinden gelmese de gerekli eğitimi alan bir başkası da o makamda yer alabilir. Nusayrî şıhları genellikle çalışmaz. Toprakları vardır, ama onları işletirler. Kendileri ise esas olarak eğitim ve ibadetin yürütülmesi işlerine bakarlar. Hatay, Türkiye’ye katılmazdan önce, ‘Kuran Kursu’nu da kapsayan Arapça bir eğitim vardı. Bu eğitim şıhlar tarafından verilirdi. Şıhlar, eğitimi evlerinde verir. Öğrenci sayısı, bazen 20-25 kişiyi bulur.
İbadette, kadınlara yer yok
Beşeri hayatta, Nusayrî kadınlar erkeklerle aynı sosyal ortamlarda bulunur. Kadın-erkek, ailenin geçimini birlikte sağlar. Yani kadın, çalışma hayatının dışında tutulmaz. Dış dünyadan kaçınma, gizlenme tavrı içinde de değildir. Ancak tüm bunlara rağmen, Nusayrîler’de de “ataerkil bir yapı” söz konusu. Erkek, ailenin reisidir; aile içindeki sorunların çözülmesi, dışarıya karşı aile bireylerinin korunması erkeğin görevi sayılır.
Konumuz açısından en önemsi ise şu: Nusayrî kadınların, hiçbir dinî sorumluluğu ve zorunluluğu yoktur. Farklı bir deyimle, ibadette kadına yer yok! Nusayrî kadını, dinî törenlerde ve bayram kutlamalarında, sadece geri hizmetlerde katkıda bulunabilir. Nikâhı bulunmak, dul ya da yeni doğum yapmamış olmamak koşuluyla, yemeklerin hazırlanmasına yardım etmek gibi. Bu yüzden Nusayrî kadını, kelimenin gerçek anlamında, dinî eğitim de görmez.
Nusayrîler’de kadının ibadet törenlerinin dışında tutulmasının asıl gerekçesi, bu öğretinin gizlilik kuralına dayandırılır. Dinî eğitim ve erkân, “sırların aktarılması”na dayandığı için, evlenip yabancı bir erkeğin evine yerleşen kadın, “tehlike unsuru” olarak görülür. Sırları açığa vurma riski vardır.
Dinî kültürlenme geleneği olarak “Amcalık kurumu”
Arap Aleviliği’nde, “Amcalar”larca sırlanan bir inanç eğitimi var. “Amcalık geleneği”ni, bir tür “yola girme töreni ve süreci” olarak tanımlamak da mümkün. Bu süreci yaşamış, ilgili törenleri görmüş, geçirmiş olan tanığımız Şemsi Sümbültepe, bu “Amcalar”ın gizli/sır olarak tutulmak şartıyla inancın temel kurallarının, kutsanan kişilerin isimlerinin, namaz ve duaların, gelenek ve göreneklerin genç erkeklere nasıl öğretildiğini ayrıntılarıyla anlattı.
Her Nusayrî çocuğun, başta babadan olmak üzere aile büyüklerinden de inanç eğitimi, görgüsü aldığını belirten Sümbültepe, şu noktaların altını çizdi: “Ama bunlar sınırlıdır. Besmele çekmek, bir takım duaları ezberlemek gibi. Daha sonra, 9 ila 12 yaş arasındaki süre içinde, asıl inanç eğitimine tabi tutulması için, çocuğa bir ‘Amca’ belirlenir. Buradaki ‘Amca’, babanın erkek kardeşi olarak anlaşılmasın. Biz Nusayrîler’de dinî inancı öğretenlere ‘Amca’ denir. ‘Amcalar’ın saygınlığı çok büyüktür. Diyelim ki babam ile dinî eğitmenim anlamında ‘Amcam’ın oturduğu bir mekâna girdim; öncelikle, ‘Amcam’ın elini öperim. Yani, dinî eğitmen olan ‘Amca’, babadan daha önce geliyor. Amcam’ın çocukları benim kardeşim sayılır, aramızda evlilik söz konusu olamaz.”
Bir “Amca”nın yanında dinî eğtimini tamamlayan çocuğun ismi, bölgenin şıhı tarafından secereye geçirilir ve böylece çocuk “yola girmiş” olur. “Amcalık eğitimi”ni tamamlamayan bir genç, dinî törenlere katılamaz. Ki çok eski zamanlarda, bu eğitimi yapmayanlara “kız vermeme” uygulaması bile varmış. Öte yandan, Nusayrî kadınları bu dinî eğitimi almaz. Eğitimini almadığı inancın ibadetlerinin de dışında tutulur. Genç kızlar, adet görmeye başladıktan sonra kısa bir eğitim görürler. Yaşlı bir kadın, genç kıza boy abdestinin nasıl alınacağını ve o sırada okuyacağı duayı öğretir. Bu abdesti almasını bilmeyen bir genç kız, kadınlığında, iabadetlerin yemek hizmetini bile yapma hakkına sahip olamaz.
Nusayrî toplumu için, “dinî inanç eğitmenliği”, “hocalık” anlamına gelen “Amcalık kurumu” çok büyük bir mertebe ve “Amcalar”, çok saygın konumdalar ama bir kişinin “Amca” olmasının önünde öyle çok ve büyük engeller de yok aslında. Konuyla ilgili, tanığımız Şemsi Sümbültepe’ye kulak verelim:
“Bu görevi yapacak durumda sayılmak, öyle mutlak bir eğitime ya da soya bağlı değil. Toplumda saygınlığı olan ve Nusayrî tarzı namaz kılmasını bilen herkes ‘Amcalık’ yapabilir. ‘Amcalık’ta en önemli şey, genel olarak topluma, özel olarak eğitilecek çocuğun ailesine güven veren bir konumda olmaktır. Bir çocuğun ‘Amca’sının kim olacağı, baba tarafından da belirlenebilir, çocuğun kendisi tarafından da. Tanıdık çevredeki ‘Amca’Lardan birine sempatisi varsa çocuğun ve bu da aile tarafından biliniyorsa, tercih buna göre yapılır. Ben mesela, ‘Amcam’ı kendim seçtim. Bana, inanç eğitmenim değilken de aşırı bir sevgi besleyen, gösteren bir büyüyümüz vardı, onu ‘Amcam’ olarak belirledim.”
Sümbültepe, “yola girmesi” gereken ya da düşünülen 10-14 yaş arasındaki çocukların/gençlerin, bu eğitimi almalarının zorunlu olduğunu dile getiriyor. Bu uygulamanın orjinali, üç hazırlık aşamasından oluşur. Günümüzde, Arap Alevîliği’nin iki temel kolundan biri olan Haydarîler, bu uygulamayı sürdürür hâlâ. Kilaziler ise, uygulamayı tek aşamada gerçekleştirirler.
Şemsi Sümbültepe, ilk aşamanın “danışma aşaması” olarak tanımlanabileceğini belirtiyor. “Amca” belirlenmiştir. Çocuğun, bir engeli olup olmadığına karar verilir. Bir yandan ilk eğitici bilgileri alan çocuk, öte yandan sınanmış da olur. Aile, maddi durumuna göre kurban kesebilir, ama bu aşamada kurban zorunlu değildir. Kurban, horoz da olabilir. Yemek hazırlanır. Çocuğun yaşadığı evde toplu namaz kılınır. Ardından kurban yemeği yenir.
İkinci aşama, ilk aşamadan 40 gün sonra yapılır ve “hak etme aşaması” olarak anılır. Cemaat toplanır, ilk aşamadaki törenler tekrarlanır. Geçen süre içinde, eğitime tabi tutulan çocuk uzaktan denetlenmiştir. Bu aşamadan başlayarak, çocuk da toplu namaza katılır. Şeyh, çocuğu huzuruna alır ve öğretilen sırları açıklamaması gerektiğini bir kere daha hatırlatır ve tekrar yemin ettirir. Aday, bu aşamayla “yola girmiş” sayılır.
Üçüncü aşama, birinci aşamadan 9 ay sonra yapılır. Ritüeller önceki iki aşamadaki gibidir. Ama bu aşamada, büyük bir kurban kesmek, büyük bir ziyafet hazırlamak gerekir. Çocuğa, birinci ve ikinci aşamada öğretilenlerle ilgili sorular yöneltilir. Ki bu son aşama, kesin olarak eğitime alınma sınavı havasında geçer. Toplu namaz sırasındaki yemin töreni daha ayrıntılı ve sıkıdır. Kuran’a el basıp, kırk kez yemin eder aday. Yedi kişinin, onun yola bağlı kalacağına kefil olması şartı vardır. Uzun ve ayrıntılı yemin töreni tamamlandıktan sonra, aday “Amcası”nın evine yollanır. Son aşama için kesilen kurbanın en güzel parçası sayılan “sağ bud” Amca’ya verilir. Amca’nın evinde “sübyan kakesi” yapılarak komşulara dağıtılır. Böylece konu komşu, o çocuğun o “Amca”nın evinde eğitime başladığını öğrenmiş, iş aleniyete bindirilmiş olur.
Sümbültepe, “Bu eğitimde önemli bir başka kural, kelimelerin sessiz tekrarlanması. Ev ahalisinden biri duyduğunda bile büyük bir günah sayılır. Her şeyi önce ve sadece eğitmeninden duyman gerekiyor. Öğrenilecek bir şeyi, hocan duyurmadan önce bir yerden okumak dahi günahtır mesela”, diyor.
“Amca”nın evinde eğitim gördüğü sürece, çocuk kendi ailesiyle görüşemez. İstisnai durumlar söz konusu olduğunda, aile gelip çocuğunu ziyaret edebilir. Çocuk zamanının büyük kısmını odasında, ders çalışarak geçirir. Dışarı çıktığında, boynunda bir havlu asılı olur, omuzunda ise içinde Kuran bulunan bez bir çanta. Böylece herkes, onun “amcalık eğitimi” aldığını bilir, karışmaz. Abdest almayı, namaz kılmayı, namazda okunan 16 duayı öğrenir. 12 İmamlar’ın, 14 masumun, 5 yetimin adlarını ezberler. Ahlâk ve görgü kuralları belletilir. Günümüzde bu eğitim, ortalama 40 günde tamamlanır. “Amca”, eğitimden sonraki 1,5 yıl çocuğu denetlemek zorundadır. Aile, “Amca’ya hediyeler alarak, gidip eğitimini tamamlayan çocuklarını teslim alır.
“Amca” tarafından bu inanç eğitimi parasız verilir. Şemsi Sümbültepe’ye kulak verelim: “Amcalar, bir çocuğa inanç eğitimi verdikleri için çocuğun ailesinden para ya da başka bir maddi karşılık beklemezler. Yani, inanç eğitimimiz parasız. Hatta, aksi bir durum söz konusu: Eğitimi veren aile, çocuğun temizlik, bakım, yeme ve içmesini karşılamakla kalmıyor; eğitim tamamlandığında çocuğa hediyeler de veriyor. Ben eğitimi bitirdiğim zaman, birçok hediye ile ayrıldım ‘Amcam’ın evinden. Buna, ‘çeyiz çıkarma’ da denir. Bir takım elbise, tabak seti, tencere gibi. Doğal olarak, her ‘Amca’ ailesinin mali durumuna göre ayarlama yapar. Benim ‘Amcam’, bana kapkacak, kaşık takımı vs. almıştı. Bunlar hep, günü gelip evlendiğimde bana lazım olacak şeyler. Bunlar, çocuğun takdir edilmesi anlam ve amacına yöneliktir.”
Türbe/”ziyara” ibadeti
Nusayrîler’de de toplu ve ev dışındaki ibadetin ifa edildiği ve “ziyara” (ziyaret) olarak tanımlanan, kutsal olduğuna inanılan taşlar, ulu ağaçlar, şifalı sular vardır. Ancak bu tür ibadetin esası “türbe” denilen (mezar üstüne yapılmış) mekânlarda gerçekleşir. Bu ziyaretlerin çoğunluğu, Nusayrîler için saygın ve önemli olan birilerine ait mezarlardır. Daha çok kente hakim tepelede bulunan Nusayrî türbeleri kare planlı, kubbeli, beyaz badanalı ve genellikle pencerelidir. Beyaz duvarlar dışında, türbenin tamamında yeşil renk hakimdir. Hüseyin Türk, Hatay’da yaptıkları alan araştırmasında 323 türbe tespit ettiklerini ve bunun 283’ünün Nusayrîler’e ait olduğunu belirlediklerini yazar. Nusayrîler’e ait türbelerin 50 kadarı, “Hz. Hızır” adını taşırken; geri kalanın çoğunluğu “şıhlar”a ait isimlerle anılır. “Nebi”, “enbiya”, “şehit” önadlar taşıyanlara da rastlanıyor.
Nusayrîler, ibadet için her fırsatta türbeleri ziyaret ederler. En sık yapılan, en önemsenen ibadet budur. Nusayrîler’in yaşadıkları bölgelerde, tarihin her kesitinde sayısızca camii yapılmıştır ama (1980’li yıllar da dahil) hiçbir dönemde rağbet görememiştir; türbeler tercih edilmiştir. Ki türbelerin sayıca çok fazla olmasının en önemli nedenlerinden biri, buraların temel ibadet yeri olarak kullanılmasıdır. Özellikle de erkeklerde, türbeleri dilek tutmak ve piknik amaçlı kullanmak sonraki nedenlerdir. İbadetin dışında tutulan kadınlar için, durumun farklı olması ise şaşırtıcı değil. Kadınların, türbe ziyaretlerini daha çok dilek tutmak için yaptığı belirlenmiştir.
Türbelerde namaz kılmak, Kuran-ı Kerim okumak, çocuklara yönelik dinî bilgiler aktarmak ya da öğretmek, kurban kesmek dışında; saygı ve dilek çerçevesinde yapılan sayısızca uygulama var. Kapının öpmek, makamın etrafında dönmek, türbenin etrafında araba ile dönmek, çiçek sunmak, para kasasına bağışta bulunmak saygı uygulamalarıdır. Buhur yakmak, mum yakmak, çaput bağlamak, taş veya para yapıştırmak, dantel ve el işleri asmak, mektup bırakmak, delikten geçmek, türbede yatmak, duvara sırtını sürmek dilek uygulamalarıdır.
Hızır kültü
Tord Olsson, Arap Alevileri’nin Hızır inancıyla ilgili şu izlenimleri aktarır: "... Özellikle dağlarda yaşayan insanlar arasındaki yaygın bir inanış da, zaman zaman insan kılığına girip bir kurtarıcı olarak ortaya çıkan, su ve tarımın yeşil tanrısı Hızır ile ilgiliydi. Bazı Aleviler bana, Alevi topraklarında 365 tane Hızır türbesi olduğunu söylediler. Çiftçiler kadar biraz eğitim görmüş insanlar da bu sevilen figür hakkında konuşmaktan çok hoşlanıyorlardı. Tanıdığım bir adam, koluna dövmeyle Hızır’ın adını yazdırmıştı..."
Nusayrîler’in anadilleri Arapça’da “Hızır”ın karşılığı “Hıdır”dır. (“el-Hadır/Hıdır”, Arapça’da yeşil, yeşil dal, yeşilliği çok olan yer anlamlarını verir.) Hızır inancı, Nusayrîler’de de köklü bir külttür. En çok, adı “Hızır”la başlayan türbeler saygı görür ve ziyaret edilir. En büyük sevabın onlarda kazanılacağına, en büyük umutların onlara bağlanabileceğine inanılır. Bu türbelerde, gerçek anlamda mezarlar olmadığı için, esasen “makam” olarak tanımlanırlar: Hızır’ın Makamı!
Nusayrîler’deki genel görüş şöyle özetlenir: Adem’den beri çeşitli bedenlerde ortaya çıkarak yaşama dönen, insanların istemlerine anında cevap veren ve insanları her yerde ve her zaman koruyan ölümsüz, ölçümsüz bir güçtür. Buna göre, “Hızır” tek bir kişinin ismi değil, kendini sürekli yenileyen bir gücün lakabıdır aslında. Onun peygamberlere yardım eden bir veli (Yahudîlik’te İlya, Hırıistiyanlık’ta Mar Corcus/St. George) olduğunun yanı sıra; onun Cebrail, Peygamber Muhammed, Ali olduğu da dile getirilir. Fakat kendini sürekli farklı lakaplarla yenileyen bu güç, aslında Ali’dir. “Ya Ali, ya Hızır” duası buna kanıt olarak anımsatılır.
Zikir/ayin çerçevesinde namaz ibadeti
Arap Aleviliği’ndeki namazın Sünnî cemaatteki namazla ortaklığı, isimden ibaret. “Sünnîlik’teki gibi bir namaz kılmayız, zikir namazımız vardır”, diyor tanığımız Sümbültepe.
Nusayrî erkekler ancak belli bir yaşa geldikten sonra namaz kılabilirler. Namazı öğrenme yaşı genelde 10-14 yaş arasıdır. Kadınlar ise namaz kılmazlar. Toplu namaza giremezler. Sadece belli dualar okurlar.
Arap Aleviliği’nde tek başına ve toplu olmak üzere iki şekilde namaz kılınır. Tek başına namaz kılma sadece belli dua ve sürelerin okunması şeklindedir. İş yapılırken de, yürürken de yapılabilir. Önemli olan hiç kimseye hissettirmemektir.
“Zikir” olarak da ifade edilen toplu namaz bayramlarda, özel günlerde, adaklarda yine evlerde kılınır. Toplu namaz için de özel bir ibadethane yoktur. Biraz kılınma gerekçesine, biraz günün koşullarına bağlı olarak evlerde veya türbelerde kılınır. Şemsi Sümbültepe, “Biz de Alevîyiz ama biz Nusayrîler’de, Anadolu Alevîliği’nde ya da Bektaşîlik’te olduğu gibi bir ibadet yeri tanımı (tekke, dergâh, cemevi) yoktur. Cem olmakla benzerlikleri, farklılıkları tartışılır ama biz zikir yaparız”, diyor
Nusayrî zikir toplantılarında beş kişi görevlidir. Bu beş kişi olmadan ayin yürütülmez: Şıh, sağ kolu nakip, sol kolu necip, ayak yardımcısı ve davet sahibi. Şıh ortaya oturur; sağında nakip, solunda necip yer alır. Cemaat, dizlerini bükerek yarım ay biçiminde, bu ekibin karşısında oturur. Toplu namaz başlamadan önce, ayak yardımcısı tarafından bir tepsi getirilir. İçinde nakfi, reyhan, caysıl tib, sürahi ve bardak vardır. Şıh, surelerden bazılarını okur. Sonra Fatiha Suresi’ni okuyarak namazı başlatır. Bu sırada buhur da hazırlanmaktadır. (Saz kesinlikle yoktur. Ama şeyhlerin yazdığı özel şiirler, mersiyeler dillendirilir. Ayin dili de, şiirler de baştan sona Arapça’dır.) Namazın bir yerinde önce, reyhan denilen bitki cemaate dağıtılır. Herkes, bu bitkiyle ellerini ovalar ve güzel kokar. Şıh, reyhan duasını okur bu sırada. Ardından, Hint cevizinin ufaltılarak suda karıştırılmasıyla yapılan caysıl tib içeceğinden, herkesin avucuna bir damla bırakılır. Tören buhurla devam eder. Bu işlerin her biri için özgün duaları okunur. Arınma duasının birlikte okunmasıyla birlikte, asıl namaza geçilmiş olur.
Namaz bittikten sonra kesilen kurban etinden hazırlanmış yemekler yenir. Namaza katılanlara evlerine giderken kurban etinden birer parça verilir. Buna “hıssi” (pay) denir. Arap Alevileri genelde kurban etini çiğ dağıtmazlar. Kurban eti, bulgur veya pirinç pilavı, haşlama ve “hirısi” denilen bir çorba şeklinde dağıtılır. (Hirisi buğday ile et kaynatılarak yapılır.)
Günümüzde iki büyük kol: Haydarîler ve Kilazîler
“Nusayrîlik”, kendine özgü bir yol/disiplin haline geldiği günden beri, tarih içinde çok sayıda ayrılıklar/ayrışmalar yaşadı. Nusayrî liderlerden el-Tavil, “Nusayrîlik”in 7 kola ayrıldığını vurgular. Fakat, etkisi günümüzde de süren iki temel kol vardır: Haydarîler ve Kilazîler.
Her bir şeyhin kendi bölgesinde bağımsız hareket ettiği süreçte, tahminen 15. Yüzyıl’ın ortalarında gündeme gelen bu ayrışma, basit bir sebebe bağlanır. Fakat zamanla, “Nusayrîlik” inancının uygulanışı temeline dayanır olmuş. İcraat anlaşmazlığından çıkıp, zamanla nedenleri derinleştirilip çoğaltılan bu ayrışmanın tarafları, iki şeyh kardeştir. Şeyh Muhammed bin Kelezî, Antakya’nın Kilazî köyünde; Şeyh Ali Haydar ise Antakya’da yaşamaktadır. Ayrılık yaşanmazdan önce, toplu ibadet sırasında Ali Haydar şeyh, Kilazî ise nakip yürütürmüş. Bir gün, bir ibadet sırasında Şeyh Haydar’ın saatlerce gecikmesi dolayısıyla, ibadet törenini Kilazî idare etmiş. İki kardeşin arası bu olayla açılmaya başlamış ve Kilazî, 1607 yılında Kilazî köyüne çekilerek kendi tarikatını kurmuş.
“Nusayrîlik”in, Haydarîler (“Şemsiler-Güneşçiler”) ve Kilezîler (“Kamerciler-Aycılar”) adıyla anılan iki büyük kolu arasındaki başlıca ayrılıklar ve farklıklar şöyle sıralanabilir:
- Haydarîler’in çoğunluğu kuzeyde (daha çok İçel, Adana, Hatay’da) otururken, Kilezîler’in çoğunluğu güney bölgelerde (Hatay’ın güneyi ve Suriye’de) yerleşiktir. Eskiden, iki kola bağlı olanlar ayrı köylerde ve ayrı mahallelerde otururdu. Günümüzde ve özellikle de şehirlerde, azınlık-çoğunluk halinde yaşarlar. Samandağ, Harbiye, Aknehir, Yaylıca ve Karaçay’da Haydarîler çoğunluktur; Antakya, Serinyol, Döver ve İskenderun’da ise Kilazîler.
- Haydarîler, tevekkül ve kaderciliğe daha çok bağlıdır. Bu yüzden, Haydarîler daha gelenekçi, muhafazakâr olarak tanılanır.
- İki kol arasında evlenme yasağı vardır. Dolaylı yollarla delindiği oluyorsa da bu yasak günümüzde de geçerlidir.
- İki kol, İmam Ali’nin makamının nerede olduğu konusunda, farklı fikirler savunur olmuştur. Haydarîler’e göre İmam Ali’nin makamı Güneş’tir; Kilazîler’e göre ise Ay’dır.
- İnanç geleneklerinin uygulanmasındaki farklılık, “Amcalık’’ta çıkar ortaya. Haydarîler, çocuğun “Amca’nın evine girmesinde eskiden olduğu gibi uzun ve üç aşamalı süreci savunur. Kilazîler, bu süreyi oldukça kısaltmışlardır ve tek aşamada töreni tamamlarlar.
Yine iki kolun taraftarları, namazda “İşra Suresi”nin okunması sırasında yapılan el hareketini farklı uygularlar.
Ortak ve özgün bayramlar
Gizlilik esası bayramlarda da kendini gösterir. Hangi bayramın neden ve ne zaman yapılacağı, dış dünyadan gizli tutulur. Şıhlar, hazırladıkları bayram takvimini, kendi bölgelerindeki önemli kişilere verirler sadece. Bu yüzden, örneğin Hatay, Adana, Mersin ve Tarsus’taki bayramların hem sayısı, hem isimleri, hem de kutlanma tarihleri farklılıklar gösterebilmektedir. Araştrımacılar tarafından verilen bilgiler de yine bu yüzden kesin bilgiler sayılamamaktadır.
Nusayrîler’de yüzden fazla bayram olduğunu belirten araştırmacı Hüseyin Türk, bunların dört grupta incelenebileceğini ekliyor:
- İslâmî bayramlar:
Peygamber’in, Ali’nin ve 11 imamın her birinin, Nusayrîlerce kutsî sayılan tüm evliyaların doğum ve ölüm günleri; bu kişilerle ilgili önemli olayların meydana geldiği bütün günler bayram olarak kutlanır. Dinî bayramların hepsinde kurban kesilir. Bu bayramlar, en çok türbelerde (özellikle de Hızır’ın adıyla anılan çok sayıdaki türbelerde) kutlanır. Toplu namaz kılınır, ardından ziyafet verilir, zekât dağıtılır. Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı, Mübahale (Tartışma) Bayramı, Firaş Bayramı ve Gadir Bayramı, bunların başlıcalarıdır. Yine, İslâm’da bulunan ve dördü “kandil”, biri kandil niteliğinde “kadir gecesi”, Nusayrîler tarafından bayram olarak kutlanır.
Gadir Bayramı:Bu bayramlar arasında Nusayrîler için en önemli olan Gadir Bayramı’dır. Ki Gadir Bayramı İslâm kaynaklı olsa da Nusayrîler açısından çok açık bir özgün tarafı ve ya özelliği söz konusu. Dolayısıyla biraz açmakta fayda var. Gadir Bayramı’nı en önemli kılan, bu bayramın Ali ile ilgili olmasından kaynaklanır. Birçok tarihçinin fikir birliği yaptığı olay, özetle şöyledir: Peygamber Muhammed, veda haccından dönerken Gadir Humm denilen yerde konaklar. Peygamber burada, Ali ile ilgili değerlendirmelerde bulunur ve “ben kimin mevlası isem, Ali onun mevlasıdır”, der. Nusayrîler bunu, Peygamber tarafından Ali’yi yerine tayin etmesi olarak alırlar. Peygamber’den sonra, halifelik makamının buna göre düzenlenmemesini, Peygamber’in vasiyetinin uygulanmaması olarak değerlendirir; Emevî ve Abbasî iktidarlarını reddederler. Nusayrîler için, olan Gadir Bayramı’da kutlama dışında bütün hayat durur.
Kerbelâ olayı: Hüseyin’in Muharrem ayının 10. gününde Kerbelâ’da yanındaki 73 kişiyle birlikte katledilmesinden dolayı, Anadolu Alevîliği’nde, bu günden başlanarak 12 gün oruç tutulur. Nusayrîler’e göre ise Hüseyin Kerbelâ'da ölmemiş, İsa gibi göğe çekilmiştir. Dolayısıyla, onlara göre 10 Muharrem'de kutlama yapılmalıdır. Bu yüzden de Anadolu Alevîliği’nde olduğu gibi, 12 gün oruç tutmak Nusayrîler’de yoktur. Sadece, Muharrem ayının 10. gününde, dinî törenlerin geleneksel yemeği olan “hırısi” pişirirler.
Öte yandan, her aile her dinî bayramı aynı şekilde kutlamaz. Her aile bir bayramın kutlanmasını özel olarak üstlenmiştir. Hangi ailenin hangi bayramı kutlayacağı, atalarından miras kalır. Dinî bayramı olmayan aileler ise “hayır” yaparlar.
- Nevruzî bayramlar:
Bu bayramlar da dinî kaynaklıdır. İran’dan alındıkları için “Nevruzî” olarak adlandırılır. 21 Mart, doğanın canlanışının yanı sıra, esas olarak Ali’nin doğum günü olarak ve dinî içerikle kutlanır.
- Öteki inançlardan alınan bayramlar:
Nusayrîler, bütün dinleri kutsal kabul eder. Tanığımız Şemsi Sümbültepe’nin bunu dile getirdiği cümleler şunlar oldu: “Başka dinlere, inançlara saygı göstermek Nusayrîlik’in şartlarından biridir. Sadece Yezid’e lanet okunur.”
Dolayısıyla, sadece İslâm Peygamberi’nin değil, bütün peygamberlerin doğum ve ölüm günlerini; onlarla ilgili önemli olayların meydana geldiği bütün günleri bayram olarak kutlarlar. “Çıkış Bayramı”, Musa’nın İbranîleri firavunun zulmünden kurtardığı gün içindir. Özellikle de Hıristiyanlar’la yüzyıllarca iç içe yaşayan Nusayrîler’de, bu toplumdan alınan çok sayıda bayram vardır. “Kıddas Bayramı”, “Milâd Bayramı”, “Barbara Bayramı”, “Tecelli Bayramı”, “Yumurta Bayramı” adıyla kutlanan “Paskalya” gibi.
- Geleneksel bayramlar:
Bu bayramların iki kaynağı var; doğadaki değişimler ve kültürel nitelikli olaylar. “Tarım Bayramı”, “Bahar Bayramı” gibi. Nusayrî öğretisinde, “Hıdrellez”in inançla (Hızır inancıyla) bir bağının kurulmasına yer yoktur. Ki İslâmî kaynaklarda da Hızır ve İlyas’la ilgili pek çok kaynak bulunur ama “Hıdrellez” törenleriyle ilgili hiçbir veriye rastlanmaz. Bu, “Hıdrellez”in İslâmî olmayan kaynaklardan geldiği sonucuna varılmasını sağlamıştır. Nusayrî şıhları, “Hıdrellez” kutlamalarına olumlu bakmaz, ki bu tür kutlamalar da Nusayrîler’de görülmüş değil. Nusayrîler’de “Hıdrellez” değil ama bunu andıran ve baharın gelişini kutlayan bayramlar olduğu söylenir. 14 Temmuz’da kutlanan “Hasat Bayramı”, Hızır makamlarında kutlansa da aslında bir çeşit “Bahar Bayramı” sayılır.
Cenaze hizmeti ve defin töreni
Arap Aleviler’de ölenlerin “son yolculuk”larına uğurlanmasında, önemli özgünlükler var. Eğer ölen genç bir kadın veya bekarsa eline kına yakılır; genç bir erkek veya bekarsa, düğünü yapılıyormuş gibi davul zurna çalınır. Eğer ölen yaşlı biriyse çocukları, torunları, diğer yakın akrabaları gelir elini öper.
Cenazenin defin işlemleri evde yapılabileceği gibi, kutsal kabul edilen bir ziyaret (türbe) yerinde de yapılabilir. Cenazenin kalktığı evde 7 gün yemek pişmez, hiçbir ev işi yapılmaz. Bu süre boyunca yemeği; komşular, akrabalar, cenazesi olanlara hissettirmeden kendi aralarında yapar ve getirirler.
Yine cenazenin çıktığı evde, 40 gün televizyon açılmaz, müzik dinlenilmez, eğlence olabilecek her şeyden kaçınılır. Erkekler, en az 40 gün sakal kesmezler. Bu yas kaynaklı uygulamalara, komşu ve tanıdıklar da, 40 gün değil ama 7 gün televizyon açmayıp eğlence yapmayarak eşlik ederler. Bu 7 gün boyunca her gün sabah ölenin mezarı ziyaret edilir ve yedinci gün kurban kesilir. Ölünün 40’ında da mezar ziyareti yapılır, çeşitli yiyecekler dağıtılır. Mezar ziyareti, “hayır verme” ölümün her yıldönümünce tekrarlanır.
Cenaze hizmeti ve defin töreniyle ilgili farklı ayrıntıları tanığımız Şemsi Sümbültepe, şöyle dile getiriyor: “Nusayrîlik’te Hakk’a yürüyen bir insanın cenazesi en fazla 12 saat bekletilebilir. 12 saat dolmadan gömülmelidir. Aksi halde gerekçe ne olursa olsun günaha girilmiş olur. Geleneksel olarak cenaze törenleri evlerde ve türbelerde yapılıyorsa da örneğin Hatay’da bazı beldelerde cenaze defin mekânları yapılmıştır.”
Yasak yiyecekler ve önemsenenler
Bütün inanç disiplinlerinde olduğu gibi Arap Alevîleri’nde de yasaklanmış yiyecekler var; ibadetin bir parçası haline getirildiği için çok önemsenen yiyecekler var. Yasak yiyecekler listesi, başka dinler ve inançlarla daha fazla benzerlik gösterirken, önemsenen yiyecekler Arap Alevîleri’ne özgü sayılabilecek durumdadır.
Arap Alevîleri’nin kesinlikle yasak yiyecekler listesinde şunlar yer alır: Biri tarafından kurallara uygun kesilmeyen, leş ya da “mundar” sayılması gereken her tütlü hayvan eti, bütün hayvanlardan dişi olanların eti, domuz eti, tavşan eti... Bu konuda zamana göre değişen uygulamalar da sözkonusu. Geçmişte, deniz ürünlerinden kalamar, midye, karides ve pulsuz balık yenmesi yasaktı. Günümüzde bu yasak daha ziyade yaşlılar tarafından dikkate alınırken, genç kuşak, adı geçen deniz ürünlerini tüketebilmektedir. Alkol konusunda ise Arap Alevîleri’nde tek bir anlayış ve uygulama görülmüyor. Araştırmalar, çok az sayıda Arap Alevîleri’nin alkollü içkilerin dinen yasak olduğuna inandığını ortaya koyarken; halkın büyük çoğunluğunun evlerinde boğma rakı ürettiği bilinen bir nokta.
Peki Arap Alevîleri’nde, ibadetin bir parçası haline getirildiği için çok önemsenen yiyecekler arasında neler var?
Nakfi: En başta, toplu namaz sırasında cemaate dağıtılan “nakfi” adlı içecekgelir. Kuru veya yaş üzümün preslenmesiyle elde edilen suyundan ibaret bir içecektir. Törendeki herkes, bu sudan sadece bir yudum alır.
Ceysıltib (Hint Cevizi): Cevizler yıkanıp bıcakla kesilir, küçük parçalar halinde miktarı belirli bir suda karıştırılır. Toplu namaza başlanmazdan önce, cemaatten biri bu sudan herkesin avucuna bir damla bırakır. Herkes dua okuyarak avucuna bırakılan damlayı içer.
Birçok inançta görüldüğü üzere, ekmek da Arap Alevîleri’nde kutsanan bir yiyecektir.
AVUSTURYA’DA NUSAYRÎLER
Avusturya’daki Nusayrîler olarak, 2005 yılında örgütlenmeye başladı. “Çukurova Kültür Merkezi” adlı bir dernek kurdular. İlk Genel Kurulu’nu, 27 Mart 2005 günü gerçekleştiren dernek, kısa sürede Viyana’da yaşayan Nuseyrîler’i etrafında topladı. Derneğin üye sayısı 350’yi buldu. Derneğin önüne koyduğu ilk etkinlik ise, ‘1. Akdeniz Şenliği’ olmuştu.
“Çukurova Kültür Merkezi”nin amaçları arasında, mümkün olan en kısa zamanda Nusayrîler’in inançlarının gereklerini yerine getirbilecekleri bir ibadet mekânı yapmak, anadille ilgili kurslar vermek; kendi tarihlerini, kültürlerini, gelenek ve göreneklerini yeni kuşaklara aktarmak vardı.
Bu ilk örgütlenme denemesi maalesef başarısızlıkla sonuçlandı. Çabalar, şimdilik sekteye uğramış durumda. Viyana’daki Nuseyrîler’in, böyle bir çalışmadaki ağırlık noktaları ya da öncelikli istemleri, şimdilik birlikte hareket edemeyecek kadar farklı çıktı. Popüler kahve kültürünü yaşatıp yaygınlaştıracak bir mekâna dönüşmeye doğru gidişat, Yönetim Kurulu’nu derneği kapatma seçeneğiyle karşı karşıya kalmış. (Fotoğraflar: Atlas dergisi)
------------------------------------------------------------------
Başvurulan Kaynaklar:
- Faik Bulut, Atlas dergisi, Sayı 100 / Temmuz 2001
- Hüseyin Türk, Nusayrilik
- Ömer Uluçay, Arap Aleviliği Nusayrîlik
- Irene Melikhoff, Alevilik-Bektaşilik Araştrımaları
- Loıs Massıgnon, İslam Ansiklopedisi, Nusayrîler bölümü