#
YAZARLAR
AYDIN ŞAFAK |
|
| Gençlerin Türküsüyle ... | |
GÜLBEY KÖSEOĞLU |
|
| Ah Şu Çocuklar! | |
TURAN ESER |
|
| Steiger Awards’a Açık ... | |
| Tarih: 05.07.11 | |
![]() |
Sivas katliamı’nın bilinçaltı |
RIZA ALGÜL Kayıtlı tarihten bugüne kadar insanların “tanrılar için”, “Allah” ve “din için” yaptığı zulmün, işkencenin ve katlettiği bedenlerin sayısal bir dökümünü yapan var mı? Yoktur. Yoktur, çünkü bunu yapmaya kalem, kağıt ve zaman yetmez. “Yetmez” demekle birlikte, bu acılardan, yakıcı travmalardan söz etmemek, hele de unutmak hiç olmaz. Olmaz, çünkü acı vermek ve acı çekmek potansiyeli canlı olarak aramızda dolaşmaya devam etmektedir. Kıyım ya da katliamların “en hafifi” bile kötüdür, bunlara “olabilir”miş gibi alışmak başka bir kötüdür. Fakat kötü olmanın da ötesinde bazı kıyım ve katliamlar vardır ki, acısı insanlığın belleğine bir tarih boyu saplanmış bir hançer gibidir. İşte bunlardan biri, 2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı’dır. Katledilenlerin suçları: Alevi olmak! Fakat her şeyin de üstünde, Alevi olsun veya olmasın – çünkü Alevi kökenli olmayan pekçok aydın orada vardı –, insan olmak!.. Sivasta bir “cephe savaşı”, aniden patlak veren bir “mahalle kavgası”, veya bir “aşiret kavgası” yoktu. Madımak otelinde çocuktan büyüğe, kadından erkeğe savunmasız aydın, sanatçı, bilim insanına karşılık, dışarıda oteli kuşatmış binlercesinin benzini boşaltarak “Allah-u ekber!” naraları eşliğinde ateşi yakan planlı bir “katliam töreni” vardı. Öte yandan, bu katliam “cinnet getirmiş” bir kişinin eylemi değil de binlerin katıldığı ve binlerin şu veya bu biçimde desteklediği bir eylem olunca, böylesine bir katliama hazır bu kitlenin kültürel-psikolojik-dinsel, yani karakteristik şekillenmesinde bir bilinç altının, tarihsel bir arkaplanın olduğu ortaya çıkar. Bu arkaplanı anlamak için ölçü alınması gereken, katliamcıların referanslarıdır. Kitle olarak binlerin “Allah” ve “din uğruna” insan yakabilmesinde bu önermeler örnek alınmıştır. Kuran’da bunları okuyan ve bunlara inanan insanların “yakarak cezalandırmaya” öykünmediğini, bunlardan etkilenmediğini ve bunları örnek almadığını kimse söyleyemez! İnsanlar kutsadıklarına, veya kutsamamış da olsalar, fakat değer verip yüce tuttuklarına her zaman benzemek ister. Buna uygun olarak, Sivas Katliamı’ndan hafif kalan yanı olmayan Kuran’daki ürpertici işkenceleri buyuran Allah’a ve onun buyruklarını İslam’a taşıyan peygambere “benzemek” arzusu, binlerin kafasında hala bir istek olarak duruyor. Herkesin Tanrısı da, Allah’ı da kendine benzer. Yunan filozof şairlerinden Ksenophanes (M.Ö. 6. yüzyıl), “Doğa” ve “Alay Şirleri” eserlerinin özet düşüncelerinin birinde, “... Herkesin tanrısı kendine benzer”, der: Alevi-Bektaşi ozanlarından Harabi (19. yüzyıl) bir şiirinde, Ksenophanes ile aynı düşüncede birleşmektedir: Bu nedenledir ki, tanrılar ve dinler, yaratıcısı olan farklı toplumların, grupların ve bireylerin sosyal ve kültürel karakterlerine göre birbirlerinden ayrışırlar: Zulüm ve işkenceyi, insanlar arasında, kadın ve erkek arasında ayrımcılığı kendisine “tanrısal misyon” sayan tanrılar ve inançlar olduğu gibi, iyilik ve sevgi timsali, insanlar arasında eşitliği, sevgiyi ve dayanışmayı yüce tutan tanrılar ve inançlar da vardır. Birbirlerine zıt katuplarda bölünen bu tanrılar ve dinler arasında çatışmaların ve savaşların çıkması ve çıkarılması bundan dolayı kaçınılmaz olmuştur. Tanrıların ve dinlerin etkin olduğu yerde, hiç bir çatışma ve savaş yoktur ki, bu toplumlar, gruplar ve bireyler arasındaki çatışma ve savaşlarda bu tanrılar ve dinler yer almamış olsun. Tarıları ve ve dinler bu durumlarıyla başbaşa bırakıp, asıl konumuz olan insanlara ve toplumlara gelelim: Tanrılarını ve dinlerini karakter bakımından kendine benzeterek yaratan insanlar ve toplumlar kendi karakterlerini nereden alıyorlar? Bu karakterlerin gökten yağmur ve kar gibi yağmadığı, yerden bitki ve hayvan gibi türemediği açık. Öyleyse, geriye bir tek kaynak kalıyor: İnsan! Yani toplum! Toplumda iyi ve kötü, sevgi ve nefret gibi zıt kutuplara bölünen karakterleri doğuran temel unsur, ekonomik-sosyal ilişkileri ve kültürleriyle zıt kutuplara bölünmüş sistemlerdir. Bir yandan sömürü, vurgun-talan, zulüm-işkence, kan ve savaş üzerine kurulmuş iktidarlar ve sistemler; öbür yandan, insan doğasına ve insan onuruna düşman böylesi iktidarlara ve sistemlere karşı çeşitli biçim ve araçlarla mücadele eden insanlık... Bu sınıflaşmadan ve saflaşmadan doğan birbirine zıt istemler birbirine zıt kültürlerini de oluşturmaya başlayınca, karakterler bütünlüklü olarak ortaya çıkar ve karşı karşıya gelir. Sosyolojik ve kültürel bakımdan karşı karşıya gelen sosyal sınıflar ve gruplar, kendilerine benzeterek yarattıkları tanrıları ve dinleri de karşı karşıya getirir, kendilerinin yanında ve kendi istemleri doğrultusunda savaşa ve mücadeleye katarlar. Çok doğaldır ki, burada, savaşın ve mücadelenin stratejisini çizen, tanrıya ve dine, ne yapacaklarının emrini veren insanlardır. Yazı başlığına geri dönelim: Sivas katliamının üzerinden onsekiz yıl geçti. Bu katliamın yaşandığı Madımak otelinin önündeki sahnede, başında aklın ve kalbinde sevginin yer bulmadığı, dolayısiyle her türlü kıyım için yönlendirilmeye hazır, sayıları binleri bulan bir insan yığını görünüyor. Bu yığın, elbette ki katliamı işleyen iki elden biridir. Fakat sahne arkasındaki öbür el – gerçek tabirle, Aleviler’e karşı işlenmiş bu katliamda da en “hünerli” el – devletin ve devlet yöneticilerinin elidir. Her iki elin sahipleri, yani katliam işleyen yığın ile katliamı işleten devlet ve devlet yöneticileri, paylaştırılmış rolleri oynayan bir bütünün parçalarıdırlar. Suçlu olan, ikisidir. Ancak, her iki suçluyu bulmanın ve cezalandırmanın yolu, şu anda işlerlikte olan devleti sorgulamaktan geçer. Bugüne kadar, bu katliamın sahne önündeki ve arkasındaki suçluların bulunmamış, yargılanmamış ve cezalandırılmamış olmasının nedeni, şimdi işlerlikte olan devleti yargılayacak ve sahne arkasını insanlığa teşhir edecek bir iradenin yokluğudur.
| |