#
YAZARLAR
AYDIN ŞAFAK |
|
| Gençlerin Türküsüyle ... | |
GÜLBEY KÖSEOĞLU |
|
| Ah Şu Çocuklar! | |
TURAN ESER |
|
| Steiger Awards’a Açık ... | |
| Tarih: 18.08.11 | |
![]() |
Pir Sultan Abdal ve Deyişlerinde Yansıyan Dünya |
ALİ HAYDAR AVCI Pir Sultan Abdal’ın, baş eğmez, özünü saklamaz, sözünü sakınmaz, baskı ve kıyımlar karşısında ödün vermez tutum ve davranışının, yöneticileri ister istemez ürküttüğü ve endişeye düşürdüğü anlaşılmaktadır. Asılması olayının köken ya da arka planındaki önemli boyutlardan biri de, sanırım bu tedirginlik olmalıdır. Osmanlı sisteminin oturduğu düşünsel zemine göre Pir Sultan “reayadan biri”dir. Reayanın kendini farklı kılan, bilince ve sistemi sorgulamaya taşıyan değerlere yönelmesiyse yönetimi elinde tutanların en çok ürktüğü/korktuğu konuların başında gelir. O nedenle bu türden gelişmelerin ne pahasına olursa olsun engellenmeye çalışıldığı görülmektedir. Ezilen toplumsal kesimlerin özlemler dünyasını besleyen, umudunu dirilten ve direncini güçlendiren böylesi dirençli bir tutum, sistemin oturduğu düzlem ve bu düzlemi besleyen düşünsel şekillenme açısından doğal olarak bir “tehlike” oluşturur. Bu anlamda Pir Sultan’ın eylemini ve söylemini kendileri için tehlike sayan yönetici kesimler, onu idam ederek ortadan kaldırma yoluna gitmişlerdir. Fakat bugün somut durumdan yola çıkarak değerlendirdiğimizde, sistemin bütün çabasına karşın -geleneksel kulluk anlayışının bir parçası olarak-, hak ve özgürlükleri ortadan kaldıran, farklılıklara yaşam hakkı tanımayan, dönüştürmeye, yok etmeye ve sindirmeye yönelik bu uygulamanın istenilen sonucu vermediği görülmektedir. İnsanın gerek birbirine, gerekse doğaya karşı savaşımı, tarihin her döneminde kesintisiz süregelmiştir. Bu çelişki ve çekişmenin seyri, özgürleşme, eşitlik ve adalet istemiyle orantılı bir durumdur. Yöneticilerin uygulamaları “sisteme göre meşru” bir zemine kaydırılarak, bu çekişmenin Osmanlı döneminde de karşıtlar arasında çeşitli şekillerde sürdüğü görülmektedir. Önce bir durumu açıklamak gerekirse, bir sistemde yasa ve düzenlemeler, sistemin ömrünü uzatmak, düzeni elinde tutanların egemenliğini pekiştirmek, çıkarlarını korumak ve kollamak gibi bir işleve sahiptir. Bütün düzenlemeler esas olarak egemen olanların istem ve çıkarları doğrultusunda şekillenir. Bu bağlamda, bu yapının karşısına çıkan kesimlerin “suçlu” duruma düşmesi yadırganacak bir durum değildir. “Suç”un niteliğine uygun yaptırımlar da ister istemez bu sisteme ve çıkarlar ilişkisine göre şekillenir. Pir Sultan’ın içinden geldiği topluma ve kişiliğine yönelen “uygulama”ların, sistemin yapısı ve düşünsel geri planıyla uygunluk içinde olduğu açık bir şekilde göze çarpmaktadır. Olay, meşruluk açısından değerlendirildiğinde ise her eylemin kendi koşulları içerisinde meşru olduğunu unutmamak gerekir. Nasıl ki, bulunduğu düzleme uygun olarak Osmanlı yöneticilerinin hak ve özgürlükleri tanımayan, adaleti gözetmeyen davranış ve tutumları sistem tarafından meşru sayılıyorsa, bu uygulamalar karşısında direniş ve savunma da o denli meşruiyet kazanır. Bu durumda ister istemez sistemin oturduğu zemin, “yasal düzenleme” ve uygulamaların meşruiyetinin sorgulanması gündeme gelir. Pir Sultan’ın ve içinde bulunduğu toplumun savunma ve direnişinin de bu bağlamda, kendi koşulları açısından meşruiyetini görmekte yarar bulunmaktadır. Bu çekişmeler içinde kimi zaman taraflardan biri bastırılsa ya da çelişki durgun bir seyir izliyor olsa da, karşıtlar arası ilişkide amaç ve öngörüler her zaman birbirine aykırıdır. Kimsenin ezilmediği, emeğin talan edilmediği adil, eşitlikçi ve barışçıl bir düzen özlemi Alevi-Bektaşi dünyasında her zaman baskın bir özlem olagelmiştir. Bu nedenle, yapılanması dengesizlik, baskı ve talan üzerine kurulu bir düzende amaçlar arası uzlaşma sağlamak mümkün değildir. Dolayısıyla sistemin yapısal özelliklerinden dolayı Pir Sultan’ın düzenden beklentilerinin şiddetle karşılanması, kimi zaman üst düzeyde, kimi zaman düşük yoğunluklu saldırılarla sesinin-soluğunun kesilmeye çalışılması olağandır. İnsanın büyük evrimler yaşayarak doğanın efendisi olmasından sonra bu kez kendi aralarında “efendilik savaşı” başladı. Bu efendilik/egemenlik savaşımında Pir Sultan Abdal, Anadolu coğrafyasında “efendiler”e karşı direnişin, etkinliği giderek artan önemli bir simgesel örneğidir. Bu nedenle adının bugün bile bazı kesimlerde rahatsızlık, hatta “öfke ve tepkiler” yaratmasının şaşılacak bir yanı yoktur. Karşıtlar arası ilişki, kaygan bir zeminde bulunan, kırılgan bir ilişkidir. Bu ilişki içerisinde sistem bir tarafın çıkarına ve zihniyet dünyasına göre yapılanır; bu yapılanmanın ardından insanın üzerine ne denli çok varılır, özgürlükler budanır ve ağır baskılarla birlikte yaşama hakkına ne denli çok müdahale edilirse; insanda direnme eğilimleri o oranda yükselir ve dışa vurur. Diğer bir deyimle devlet aygıtını elinde tutanlar, bunu toplumsal bağlamda denge sağlayıcı, uzlaştırıcı ve güven ortamı yaratıcı bir unsur olarak kullanma yerine; bastırma, egemenlik ve çıkar sağlama yönünde bir baskı unsuru olarak görür ve kullanırlarsa, toplumsal kesimler arası kırılma, yabancılaşma, kopuşlar ve ardından karşı karşıya gelme ve direnişler kaçınılmazdır. Bu boyut Pir Sultan’ın dizelerinde şöyle yansır: “İki kardeş karşı karşı salındı / Ciğerciğim delik delik delindi...” Bu “karşı karşıya gelme”lerden Pir Sultan’ın yaşadığı derin acıyı, anlaşılıyor ki, gözünü ve kulağını halkın çığlıklarına kapayan Osmanlı yöneticileri yaşamamıştır. Bu anlamda halkın “hünkâr sağır olmuş ünümü duymaz” sözü, herhalde boşu boşuna söylenmiş bir söz değildir. Böyle bir ezme/bastırma, çığlıkları duymazdan ve görmezden gelme, bağnaz ve katı bir düşünsel yapılanma ile buna uygun olarak şekillenen tek yönlü koruma ve kollama, aslında bir anlamda “toplumsal kışkırtma”yı da içerir. Bundan sonrası ise doğal olarak çatışma ortamıdır. Çatışma, karşıtlar arası çelişkinin varılabileceği en üst noktadır. Bu anlamda bu noktada sorumlu olarak, insanı bu duruma -bu karşı duruşa- iten koşulları ve yapılanmasıyla bu durumun yaratıcısı olan sistemi özellikle sorgulamak gerekir. Direnişlerin boyutları ve şekli ise her zaman değişebilir. Kimi zaman pasif biçimde ortaya çıkan direnişler, koşullara göre kimi zaman aktifleşebilir. Bunun boyutunu önceden kestirmek ve belirlemek zordur. Pir Sultan’ın yaşamı içerisinde de bu boyutlar çeşitli şekillerde görülmektedir. Farklılığın yoğun olduğu, dengelerin büyük önem taşıdığı toplumlarda ilişkiler, duyarlılık ve özen gerektirir. Oysa ki, duyarlılık ve özen bir yana, rüzgâr her demde bildiği gibi eser, kılıç her demde bildiği gibi keser ise, elbette toplumsal kesimler arasında büyük uçurumların yaşandığı; çürümüşlük, hoşgörüsüzlük, horlanma ve olumsuzlukların had safhaya vardığı bozuk, dengesiz bir yapı içerisinde, ezilen toplumsal kesimlerin olaylara bütünüyle duyarsız ve tepkisiz kalması düşünülemez. Kısacası düzen bir kez bozulduktan, kaynaşma başladıktan ve çelişkilerin uzlaşma zemini ortadan kalktıktan sonra sistemde yeniden dengeyi kurmak, güven oluşturmak, barışı ve toplumsal uzlaşmayı sağlamak kolay değildir. Dolayısıyla, bu koşullarda halkın deyimiyle “kaynar kazan kapak tutmaz.” Bu nedenle Alevi direnişinin temelini Osmanlı sisteminin hızla bozulan ve çürüyen yapısı ve saldırganlık siyaseti içerisinde aramak doğru olacaktır. Pir Sultan’ın şu dizeleri, çelişme ve baskılarla birlikte, içten içe biriken yoğun tepkileri anlatmaya sanırım yetmektedir. “Kimimiz dardadır kimimiz bunda / Kimi zulümatta kandadır kanda...” “Türkmen kalkıp yaylasına yürümez / Yıkılmış aşiret il bozuk bozuk” ya da “Geçmişim serimden korkmam ölümden / Münkir bilmez erenlerin yolundan / Yezit oğlu yezitlerin elinden / Çok demdir didardan kaldım erenler.” İnsanlar, bir olgunun/yapının kendilerine karşı -kendi dünyaları içinde- ifade ettiği anlam ve algılamaya göre tavır/davranış sergiler. Başka bir deyimle olgunun, bireyin yaşamındaki yeri ve etkisi, tepki ve davranış biçimleriyle uyum halindedir. Bu noktada topluma giderek yabancılaşmış Osmanlı sisteminin, Pir Sultan’ın yoğun özlemler dünyası ve içinden geldiği toplum karşısında ifade ettiği anlam nedir? Bu sorunun yanıtı, tartışmasız, olayın önemli boyutlarından birinin anlaşılması ve aydınlanmasının önünü açacaktır. Özgürlük, yaşama ilişkin değerleri ve koşulları düşünmek, sorgulamak ve kendini savunmakla başlar. “Sessizliğin sesi” olan Pir Sultan’ın söylemi ve çevresinde gelişen eylemler bu anlamda -Pir Sultan açısından düşünüldüğünde meşru bir zeminde- kendini savunma durumudur. Diğer bir deyişle, farkında olunsa da olunmasa da içsel özgürlüğün, yaşanan çelişki ve tepkilerin dışa vurumudur. Her eylem kendi yasaları içinde meşru olduğuna göre, olaya Pir Sultan özgülü ve Alevi-Bektaşi toplumu cephesinden bakıldığında, ortaya çıkan direniş ve talepler doğallıkla meşru bir zeminde durmaktadır. Ayrıca bu bağlamda ister istemez şu soru akla gelmektedir. Sistemini talan üzerine kuran, başkalarının ürettiği değerleri çeşitli yollarla -çoğunlukla zor yoluyla- elinden alan, farklı yaşam biçimi ve kültürel değerlere yaşam hakkı tanımayan bir zihniyetin neresi meşrudur? “Meşru olmak” yalnızca egemenlik aygıtını elinde tutmak anlamına mı gelir? Bu sorunun yanıtı, bazı konuların anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Üstelik Osmanlı yöneticileri bu meşruiyeti “din/inanç sistemi” üzerinden sağlamaya çalışmıştır. Osmanlı sistemi, bütünüyle “kullaştırma” zihniyeti üzerine kuruludur. “Kul” ise başta sultan olmak üzere sistemi elinde tutanlar için yalnızca mal ve hizmet üretmekle yükümlüdür. Bunun dışında, kulluk dışı farklı bir görüntü sergileyecek ya da kendini “reaya” olmaktan çıkaracak hiçbir eylem ve davranış içine giremez. Etkin ve yönlendirici bir kişi olarak, kendine uygun görülene itiraz eden ve Osmanlı sisteminin kullaştırma zihniyetine teslim olmayan Pir Sultan’ın, ileri düzeyde bir bilinç birikimine sahip olduğunu, Alevi-Bektaşi öğretisi ve kaynaklarının da bu bilinci sürekli beslediğini söylemek gerekir. Tekke ve zaviyelerden, cem ayinleri, muhabbet toplantı ve törenlerine kadar birçok kurum, bu bilinç oluşumunda apaçık okul işlevi görür. Bu nedenle Osmanlı döneminde ısrarla merkezi sistemden kendini dışlayan Alevi-Bektaşi toplumunu, eğitimden ve öğretimden uzak, yalnızca aktarım yoluyla gelen sözel bilgilerle yetinen toplum olarak algılamak doğru değildir. Bu kültürün en temel kaynaklarından olan Alevi-Bektaşi şairlerindeki felsefi derinlik, “dört kapı – kırk makam” yoluyla yapılan aşama, ulaşılan bilgi ve olgunluk düzeyi, bu düşüncemizi kanıtlar niteliktedir. Bu konuda üzerinde önemle durulması gereken bir boyut daha var: Alevi-Bektaşi düşünce dünyasında insanlar “özgür ve eşit canlar”dan oluşan bireylerdir. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Elbette, söylemini, düşünce ve davranışlarını böyle bir yapı içinde oluşturan, geliştiren ve olgunlaştıran, böyle bir düşünsel dünyadan soluklanan, aşıklık sanatında en üst düzeyi yakalayan Pir Sultan; Osmanlı sisteminin baskısına boyun eğemez, dayatılan “kulluk zihniyeti”ne teslim olamazdı. Alevi-Bektaşi toplumunun söylemiyle “mazlum-zalim” ikileminde, kıyıcılardan yana tavır alarak işbirliğine giremezdi. Bir başka deyişle kısacası, bu bilince ulaşan biri, kuşkusuz belki ser verir ama, koşulları gereği baskı ve talan odaklarını görmezden gelerek suskun kalamaz. Dolayısıyla böyle bir davranış biçimi Pir Sultan’ın doğası ve düşünsel şekillenmesiyle uygunluk içindedir. İnsanlığın, özgürlük ve “insanlaşma” yönündeki uzun yürüyüş tarihi boyunca, çeşitli boyutlarda direniş ve çatışmalar her zaman yaşanmış ve yaşanacaktır. Belki kimi dönemler şekli ve ifade biçimi değişecektir. Ama varoluş koşulları ortadan kalkmadıkça direnişlerin bitmeyeceği, kimliğinden/benliğinden uzaklaştırma, kimliğini/benliğini yozlaştırma ve dönüştürme girişimleri, baskı ve dayatmalar karşısında mücadelelerin süreceği de bilinmelidir. Kısaca söylenecek olursa, çekişme ve çatışmaların altyapısını hazırlayan, direnişleri yaratan; insanın içinde bulunduğu, kendisini çevreleyen tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşullardır. Üretim ilişkilerinden, dengesiz gelir dağılımına, dayanılmaz boyutlara varan soygun ve sömürüden, can güvenliğini ortadan kaldıran baskılara dek çeşitli alanlara yayılan çelişkilerdir. Bir de bunlara üretime ve doyuma yetmeyen olumsuz doğa koşullarını ve geri kalmışlıktan dolayı kırsal alan/köylü toplumlarında yapılan üretimde verimliliğin sağlanamamasını, ayrıca bu yapıyla uygunluk içinde olan sistemin üzerine oturduğu ve bâtıni anlayışla bütünüyle çelişen düşünsel altyapıyı ve hoşgörü temelinde birarada yaşamaya kapılarını bütünüyle kapatan yaklaşım ve uygulamaları da eklemek gerekir. Bunlar toplumların dayanma/katlanma gücünü tüketen ve ister istemez kimliğini, yaşam hakkını savunmaya zorlayan unsurlardır. Alevi-Bektaşi toplumuyla Osmanlı sistemi arasındaki yaşanan çelişkinin özü aslında budur. Bu çelişki, aynı zamanda bu toplumsal çevrelerin kendini merkezi sistemden soyutlamasının ve Pir Sultan gibi önemli bir “simgesel şair”in “siyaset” edilmesinin de en temel nedenlerinden biridir. Osmanlı sisteminin düşünsel altyapısını, ağırlıkla “Sünni İslam” olarak tanımlanan “Ortodoks İslami düşünce”nin oluşturduğunu yeri gelmişken bir kez daha belirtmekte yarar görüyoruz. Türkmen boyları, gerek geçmişinden taşıdığı toplumsal ve kültürel değerler, gerekse içinde bulunduğu üretim ilişkileri ve yaşam biçimi dolayısıyla kendi değerler dünyasına uymayan “Ortodoks İslami yapı”yı bir türlü benimseyememiştir. Sazından, sözünden, töre ve törenlerinden vazgeçmeyen, daha da ötesi ortodoks sistemin “haram” saydığını “helâl” sayan, “helâl” saydığını ise kendine ait saymayarak şiddetle reddeden bu toplulukların, bâtıniliğin ve Safevi düşünsel yapılanmasının adı olan “Kızılbaşlık”tan oldukça derin bir şekilde etkilenmesi üzerine, Osmanlı yönetiminin, “devlet düşüncesi” haline gelen “Ortodoks İslam”ı “karşı düşünce sistemi” olarak daha yoğun ve daha da katı bir biçimde sahiplendiği ve toplumsal yaşamın her alanında dayanak yaptığı görülmektedir. Bu sahiplenmenin diğer adı Osmanlı vakanivüslerinden tarihçi Solak-zâde’nin deyimiyle, “dinin merasimlerini bozarak ve İslam şeriatının levazımını tezyif eyleyen... rafiziler, fesat ve haydutluk erbabı dinsizler ile... bâtıl mezhep ve âtıl itikadllara, bir bölük kötü yollu dinsize” karşı savaştır. Yine Osmanlı vakanüvislerinin tanımlama biçimi, Kızılbaş toplumuna tepkisel yaklaşım ve bakışın tipik bir örneğini oluşturmaktadır. Sözgelimi, yine 16. yüzyılın önemli vakanivüslerinden Celâlzâde Mustafa’nın Kızılbaşları tanımlama ve sunma şeklinin karşıtlık, kin ve düşmanlığın boyutunu sergilemeye yettiği, sanırım rahatlıkla söylenebilir. Bu tanımlama şöyledir: “Tâ’ife-i evbâş-i Kızılbaş, mezâhib hirâş, fırkâ-i hûn- pâş ve din- tirâş ve rafz- faş...” (günümüz diliyle ‘bozuk mezhepliler, kan döken topluluk, dini saptıran, inanç bozukluğu belli olan rezil Kızılbaş toplumu’...) Barışçıl, eşitlikçi, insanı kutsayan ve hakkı/adaleti temel alan anlayışıyla, kendine özgü bir yapılanma olan “Kızılbaşlık İnancı” ve içerdiği motifler, kimi araştırmacılar tarafından günümüzde de “Anadolu’da itikadi burhan” olarak değerlendirilmektedir ki; kendine özgü özellikleri, töre ve törenleriyle “ortodoks inanç dünyası”na bütünüyle aykırı böyle bir yapılanmanın, sosyo-ekonomik ve kültürel temellerini görmezden gelerek, bu yönde bir değerlendirmeye gitmenin çok da isabetli bir yaklaşım olmadığını söylemek gerekir. Ayrıca bu bakış açısı, konuya “sapkınlık” boyutundan bakan anlayışla büyük ölçüde örtüşen bir yaklaşımdır. Bazı araştırmacılar ise, Alevi-Bektaşi yolağını kendi gerçekliği içinde değerlendirme yerine, temel değerlerinden kopararak, görüldüğü kadarıyla önkoşullanmanın etkisiyle, içeriğinden ne anlaşıldığı açıkça belli olmayan “Türkmen Sünniliği” gibi zorlama bir kalıbın içine sokmaya çalışmaktadır ki, ortodoks yapıyla Alevi-Bektaşi yolağını nesnel bir bakışla karşılaştıranlar, bu oluşumların her açıdan ne denli farklılıklar içerdiğini kolaylıkla görebilir. Bunlar, bir bakıma geleneksel koşullanmanın yansıması olan yaklaşımlardır. Sonuç itibarıyla Pir Sultan, Anadolu Alevi-Bektaşi düşünce ve eylem dünyası içerisinde önde gelen bir kişiliktir. Günümüzde ise Pir Sultan’ın simge haline getirilmesinin toplumun savunma gücünü ve direncini besleyen unsurlardan biri olduğu ve bugün toplumsal kimlik tanımlamasında Pir Sultan’ın önemli bir yer tuttuğu görülüyor. Sözümüzü bağlarken bir kez daha altını çizerek vurgularsak, bütün boyutlarıyla Pir Sultan olayı ve savunduğu değerler dünyası, insanlığın özgürlük ve insanlaşma yönündeki uzun yürüyüş tarihinin bir parçasıdır. Bedeli acılarla ödenerek günümüze taşınan bu insancıl birikim, umarız ki, bu aşamadan sonra eşitlik ve adalet, dostluk ve barış kültürünün gelişiminde, saygı ve hoşgörünün egemen olduğu insancıl bir yaşam ikliminde gerektiği gibi değerlendirilir.
| |