#
YAZARLAR
GÜLBEY KÖSEOĞLU |
|
| İç savaş mı tetikleniyor? | |
ALİ RIZA ULUCAN |
|
| Ak sakallı,beyaz ... | |
AYDIN ŞAFAK |
|
| Tarih yazmaya devam ... | |
| Tarih: 24.01.12 | |
![]() |
İzettin Doğan’a ve CEM Vakfı’na söylenecek Söz Var! (II) |
RIZA ALGÜL İzzettin Doğan, “Aleviliğin tarihi” üzerine bazı önemli ve doğru noktalara vurgu yapıyor: Arap kültürü ile damgalı bir dinin Türkler’e zorla dayatıldığını ... Türkler’in çok sonra İslam’ı kabul ettiklerini, fakat Arap kültürünü tümüyle kabul etmediklerini ... Türkler’in, İslam’ı kendi yaşam anlayışlarına göre yorumladıklarını ... ve sonuç olarak “Aleviliğin islami bir yorum olduğunu... Aleviliğin gerçek ‘Türk-İslam Sentezi olduğunu...” söylüyor. Bu tezlere yalnızca formel açıdan bakılırsa, içinde doğruların da olduğunu söylemek gerekir. Fakat ayrıntılarda ve tezlerin iç mantık disiplininde iki önemli problem ve iki önemli yanlış var: Birincisi, İslam’ın emperyal-yayılmacı tarihi konusundaki seçmeci yorumdur; ikincisi ise, bu seçmeci tarih anlayışıyla kaba tarzda içiçe geçirilmiş Alevilik yorumudur. Seçmeci Bir Tarih ve İslam Anlayışı Birinci yanlış: İzettin Doğan, bir yandan, “Araplar’ın savaş yoluyla Orta-Asya’ya yayıldığını ve bu yayılma sırasında katliamlar işlediğini” söylemektedir. Fakat diğer yandan, Araplar’ın yayılmacılığını ve bu yayılmacılığın dinsel politikasını peygamberin, Kuran`ın ve İslam’ın “dışında” görerek bir zorlamaya girmekte ve politik oyunlara başvurmaktadır. Şöyle ki, İzzettin Doğan, “Araplar’ın suçları”nı açıklamada son derece “cömert”, fakat “Araplar’ın suçlarından” peygambere, Kuran’a ve İslam’a pay vermede son derece “cimri” davranmaktadır. Oysa, gerçeği zorlamadan, “takıyye” yapmadan ve politik oyunlara başvurmadan, objektif bir gözle Araplar’ın ve İslam’ın yayılmacı tarihine bakılırsa, gelişmenin, İzzettin Doğan’ın gözden kaçıramayacağı kadar açık olduğu anlaşılır. Her şeyden önce, Araplar’ın Orta-Asya’ya taşıdığı din, peygamber sonrası halifelerin veya Emeviler’in sıfırdan yarattıkları bir din değil, Kuran’ın ve peygamberin din anlayışıdır; Kuran’ın ve peygamberin de içinden geldiği Hicaz-Arap kültürüdür. Bunu Kuran da belgelemektedir ki, “peygamber Araplar’dan biri olarak sadece Araplar’a gönderilmiş, Kuran da sadece Araplar’a ve Arapça gönderilmiştir.” Kuran’daki din, yani İslam, kendisini Hicaz-Arapları ile sınırlamıştır. Kuran’ın dinsel prensiplerinde, Hicaz-Arapları’nın dışındaki başka toplumlar ve kütürler yoktur. Hatta, o zamanki Mısır, Suriye, Mağrip toplumları olan bugünkü Cezair, Fas gibi ülkeler bile Kuran’daki dini kabullenmiyor, anlamıyor ve redediyorlardı. Bu, şunu çok açıkça ortaya koymaktadır ki, bu dinin temel tezleri, kültürel yapısı ve ruhu – hadisleri bir yana bırakalım – peygamberin dinsel düşünceleri ve yaşamıyla ve bu düşüncelerin ve yaşam anlayışının yazılı belgesi olan Kuran’la temel anlamda uyuşmaktadır: Yaratılış, Allah’ın karakteristik özellikleri, öbür dünya, cennet ve cehennem, cennette huriler ve gılmanlar (genç delikanlılar), cehennemde azap ve işkenceler, “erkek için yaratılmış” kadına erkekten sonra verilen ikinci sınıf rol ve sorumluluklar, aile, miras, ceza ve ödül hukuku ve benzerlerini peygamberden ve Kuran’dan ayrı düşünmek olanaksızdır. Tersine, bunların temel kaynağı peygamber ve Kuran’dır. CEM Vakfı`nın ve İzettin Doğan`ın gözüyle değil de bilimin gözüyle bakıldığında anlaşılacaktır ki, “İslam`ın özü”nü oluşturan bu temel kavramlardır. İslam budur ve bundan “başka İslam” da yoktur. Farklılıklar, koşulların değişmesiyle birlikte zaman ve mekandan dolayı başka isimlerle ortaya çıkmaktadır: Önce peygamber sahnede vardı, sonra başkaları ondan boşalan sahneyi doldurdu. Fakat, İslam’ın geçmişte ve bugün ulaştığı sonuçlar, peygamberle ve Kuran’la başlayan başlangıcın sistemsel devamıdır. Olan, gerçekte budur. Peygamber zamanında İslam yalnızca Mekke ve Medine çevresiyle sınırlıydı, fakat peygamberin ölümünden yirmi yıl sonra kıtaları işgal etti. İki farklı koşulda izlenen politika – tıpkı peygamberin Mekke’deki muhalefet politikasının Medine’deki iktidar politikasından farklı olduğu gibi – egemenliğin karakterine uygun olarak farklı olmuştur. “Güç dengesi”ne uygun olarak, zayıf olduklarından dolayı 624`e kadar, örneğin peygamberin ve müslümanların kıblesi, Yahudiler`in de kıblesi olan Kudüs`tür. Güçlendikleri dönem olan 624`ten sonra peygamberin ve müslümanlar`ın kıblesi değişmiştir. İslam öncesi ve İslam’dan sonra 630 yılında Mekke’nin işgaline kadar, 360 klan Putu`nun bulunduğu Kâbe yeniden kıble olmuştur. Bu 360 puttan biri Kureyşler’in klan putudur ve adı da “Allah”tır. Unutturulmaya veya üzerinden atlamaya çalışıldığı gibi, İslam`ın yayılmacılığı Halifelik Devrı ile başlamamıştır. Tersine, peygamberin döneminde ve peygamberin kumandasında islamcı yayılmacılık başlamış (Yahudi`lerin katliamı (624) , Hayber (628), Mu`te (629), Tabuk(630) ve başka savaşlar buna örnektir), halifeler ise bu yayılmacılığı gidebildiği yere kadar devam ettirmiştir. İslam’ın yayılmacılığında şaşılacak bir şey de yoktur, çünkü peygamberin kendisi, kendisinin “harp peygamberi” olduğunu söylemiştir. Aleviliği İslam’a İltihak Etmek İkinci yanlış: İzettin Doğan, Aleviliğin “islami bir yorum olduğunu” söylemektedir. Bu tez, oportünistçe olmasa da yanlıştır. Çünkü Alevilik, hiç bir zaman İslam’ın din ve yaşam anlayışı içinde kendine bir yer aramadı. Alevilik, İslam dininin dine ve toplumsal yaşama ilişkin tezlerinin ve buyruklarının içinde kalarak ve onları yorumlayarak kendi felsefe, inanç ve yaşam anlayışını oluşturmadı. Dolayısıyla, her şeyden önce bu yönüyle Aleviliğin özü “islami bir yorumu” değildir. Öbür yönüyle, Aleviliğin özü “İslam’ın özü” olmadığı gibi, tersine, Alevilik, İslam’ın dine ve toplumsal yaşama ilişkin bakışaçısına ve buyruklarına karşı bir yorumdur. Alevilik, hiç bir zaman İslam dinini ve bu dinin vücut bulduğu Hicaz-Arap kültürünü benimsemedi. Tersine, İslam’ın yaptığı zulüm karşısında geriye çekilip gizlenmek (“takıyye”) zorunda kaldığı için, İslam dininin ve Arap kültürünün Aleviliğe aykırı olmayan ikinci-üçüncü derecede bazı kavramları (örneğin Allah`ı, Peygamberi`i, Kuran`ı, Ali’yi) kalıp olarak aldı. Bu dinsel-kültürel kalıpların Musevilik`ten, Araplar`dan ve İslam`dan içerdiği inancı ve kültürü boşaltıp attı, fakat içini İslam ve Arap olmayan Fars, Türkmen, Kürt ve Anadolu halklarının inançları, kültürleri ve felsefeleri ile doldurarak kendi kültür ve inanç değerlerini oluşturdu. Bu nedenle, Aleviliğin ve Alevilerin Allah`ı insana işkence yapmaz, peygamberi onüç veya onaltı kadınla evli değildir, Kuran`ı insandır, hatta bir müzik aleti olan Bağlama “telli Kuran”dır. Türk, İran, Kürt ve Arap olmayan başka toplumlar İslam’ın ve Araplar’ın işgallerine, baskı ve katliamlarına karşı yüz yıllara varan direnişler göstermesinin temel nedeni kendi felsefe, kültür ve inanç değerlerini korumaktır. Bu değerlerin ve yorumun özü, Şaman, Zerdüşt, Anadolu inanç ve kültürlerinin akılcıl olanlarının toplamıdır. Bu nedenle, Aleviliğin İslam’dan ve Araplar’dan Aleviliğe kattıkları “deveden kulak” kadar bile değildir ve Alevilik, inançta ve kültürde en az aldığı katkı İslam’dır. Bundan dolayıdır ki, Alevilik’te pek çok inançtan ve kültürden izler ve benzerlikler vardır. Bu izler ve benzerlikler, insan merkezli olmasından dolayı Alevilik’te organik biçimde olabildiği gibi inorganik biçimde de yer bulabilmiştir. Çünkü, insacıl değerler taşıyan her düşünce ile Alevilik kendiliğinden özdeşleşebilmektedir. Fakat, bu kendiliğinden özdeşleşmeden hareketle, örneğin Aleviliğin, Budizmin veya Hıristiyanlığın “bir yorumu”, “bir versiyonu olduğunu” ileri sürmek nasıl yanlışsa, aynı şekilde, Aleviliğin “İslam’ın bir yorumu” veya “İslam’ın bir versiyonu olduğunu”, söylemek de öyle yanlıştır. • Gerçeğin özü söylemde değil, pratiktedir! • Aynası iştir kişinin, söze bakılmaz! Rıza Algül
| |