#
Tarih: 09.07.11

Alevîler, neyin bedelini ödeyegeldi?

HÜSEYİN ŞİMŞEK

Alevîler, kendilerini kendini bildi bileli neye, neden ve nasıl direndi de bu kadar katledildi? Alevîler’i katletmeye resmî/yasal dayak/gerekçe yapılan görünürdeki bütün laf-ı güzafları bir kenara bırakırsak; onlara ödetilen, gerçekte neyin bedeliydi?..

Madımak Katliamı’nın 18. Yılı dolayısıyla, Viyana Alevi Toplumu tarafından 2 Temmuz 2011 günü saat 15:00-19:00 arasında organize edilen paneldeki iki konuşmacıdan biri olarak, yukarıdaki soruların doğru yanıtlanmasının ne kadar önemli ve gerekli olduğu üzerinde durdum. Özet bir şekilde de olsa, konuyla ilgili görüşlerimi bu pencereden de paylaşmak istedim.

Biliyoruz ki insanlık eşitsizliği, baskıyı, egemenlik ilişkisini, sömürüyü tanıdığı günden beri, aynı zamanda, bütün bunlara karşı mücadeleyi ve direnmeyi de tanıdı. Bu mücadele ve direnişlerin en temel ortak yanları, eşitlikçi-ortakça bir yaşam idealine sarılmış olmaları oldu. Dünyaya gözümüzü açtığımız coğrafyada bu tür hareketler, İslam’dan önce de sonra da ziyadesiyle yaşandı. Nasıl bir şemsiye veya görünüm altında, hangi semboller veya idollerle verilirse verilsin, bunların hepsi son tahlilde, sınıf mücadelesinin o günün koşullarına göre yürütüldüğü kanallardı. Özellikle de Anadolu Aleviliği’nin, bütün Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri boyunca, yani bin yılı aşkın bir zaman dilimindeki hal-i pür meali, tartışmasız bir şekilde bu çerçevededir.
Alevîler, Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki kayda değer direnişlerin çok önemli bir bölümünün örgütleyeni, önderlik edeni olarak katliamlara maruz bırakıldılar. O direnişlerin bütün ağır bedellerini, “sadece kendine çalışan bir toplum” olarak değil, yaşadıkları coğrafya nezdinde büyük insanlık için ödeyegeldiler. Zulüm ve sömürüye karşı her daim direnen ve direten Alevî toplumu, hak ve özgürlükler için ayaklandığında, hiçbir zaman nalıncı keseri gibi sadece kendine yontmayı aklından bile geçirmedi. “Kendisi olarak kalma hakkı”nı, herkes için savundu. Bu, “Alevice enternasyonal olma”nın, “ümmet olma”ya aşkınlığının başlıca kanıtlarından biridir. Ki bu “Alevice enternasyonal olma”, günümüz dünyası ve toplumları için de çok elzem bir ihtiyaçtır.

Nedir bu “Alevice enternasyonal olma”?

Alevîler her şeyden önce, “kendi olma/kendi olarak kalma hakkı”nı; muhafazakarbir temelde, içine kapanarak, dışında kalan herkesi hor veya aşağı görerek, bir üstünlük ve egemenlik hakkı şeklinde talep etmedi. Farklı söyleyişle; aşiretçi, bölgeci, şoven ve milliyetçi olmadılar. “Kendi olma/kendi olarak kalma hakkı”nı, dışlarında kalan herkes ve her kesim için de savunageldiler.
İçine kapanmamayı, dışa açıklığı; başkalarından hem beslenen, hem de onları ziyadesiyle besleyen bir toplum temelinde yaşadılar. Bu sayede, ortak sorunlara ve ortak haklara birlikte sahip çıkmayı tercih ettiler. Ebul Vefa, Baba İlyas, Baba İshak, Abdal Musa, Şah Kulu, Kalender Çelebi, Pir Sultan Abdal... Her biri, bir inanç yolu, bir düşünce tarzı, bir felsefe, bir toplumsal/sosyal hayat tasarımı ve değerler sistemi konumuyla özü itibariyle enternasyonal olan Alevîlik’in gereklerine uygun direnişler örgütleyip canlarını feda ettiler. Hem tarihin derinliklerinde, hem özellikle günümüz Alevî dünyasındaki icraatlarda, yukarıda dile getirdiklerimin tersi durumlar da görülmüştür elbette. Alevîlik’ten az çok haberli olan vicdan sahibi herkes takdir eder ki bunlar Alevîlik’teki yozlaşmaların, bozulmaların sonucu.

“Alevîce enternasyonal olma”, çok etnisiteli, çok uluslu bir inanç olma konumunun (aynı peygambere, aynı kutsal kitaba inanan bir ümmetin) çok ötesinde bir özelliğe sahip. Ki Yahudilik/Musevilik istisna olarak dışarda tutulursa, birçok inanç ya da dinin etnik bir kimliğe aşkınlığı, o inancın farklı etnik kökene sahip insanlar tarafından benimsenmiş olmasıyla sınırlıdır. Arap, Fars, Türk, Kürt, Azeri, Arnavut vb.nin Müslüman olması gibi. Ya da Alman, Fransız, İngiliz ya da İtalyan’ın aynı dine, Hırıstiyanlık’a inanması gibi. Bu özellik Alevîlik’te de var: Arap, Türk, Kürt, Azeri, Arnavut Alevisi...

Alevîce enternasyonal olma halinin ayırıcı özelliği ise, bu inancın, Alevîlik’i benimsememiş millet, milliyet ve altgruplara karşı tavrında yatar. Alevîlik’in kapsayıcılığını, ’ümmet’ anlayışından ayıran temel duruş buradan çıkar. Alevîler’i, tarih boyunca esas olarak, sadece kendi hakları ve davaları için mücadele etmenin ötesinde bir davranışa sürükleyen bu duruştur. 

- Kurulu düzenlerin adaletsizliklerine, zulümlerine toptan/temelden karşı çıktılar; “Hakk’ça bir düzen” vaaddettiler hep.
- Bunun doğal sonucu olarak, sadece Alevîler’e dayanan değil; dönemin toplumlarının tüm mazlumlarını arkalarına alan direnişler sergilediler. 

Selçuklu’dan, Osmanlı’dan, Safevîler’den, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri Alevîler’e karşı çok sert, tavizsiz davranılmasının en önemli sebeplerinden biridir bu. Her katliamda öne çıkarılan görünür gerekçeler ise, esasen geniş kitlelerin manupüle edilmesine yönelikti. Ya da bir taşla birkaç kuş vurma taktiği olarak iş gördü. Böyle bir tarihin doğal sonucu olarak, Sivas’ta katledilen Canlar’ın her hangi biri için kimse çıkıp şunu diyemez: “Sadece Alevîler’in hak ve özgürlükleri için çalışıp çabalıyordu!” Türkiye’de özgürlük, eşitlik, demokrasi mücadelesi veren kurumlarda yer almış/yer alan Alevîler’in oranı, sayısı da bunun kanıtı değil mi? Ucuz kahramaklıklara, birileri için koçbaşı veya provakasyon kurbanı olmaya “hayır” diyen Alevîler; adalet, özgürlük, eşitlik, barış içinde bir arada yaşamı, herkesle ve herkes için savumayı da bırakamazlar.
Önemli bir kesimini şahsen tanıdığım, 33 Can’ın anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

(www.huseyin-simsek.com

 


DUYURULAR

LİNKLER