#
Tarih: 13.05.11

“Alevi-İslam”?Biri Fazla!

Bir insanın veya bir grubun din ve inanç bazında yaptığı şey ne ise, inandığı da odur. Her dinin ve inancın pratik iki aşaması ve iki kriteri vardır: Birincisi, prensipler bazında düşünsel ve psikolojik olan, ikincisi ise, pratik olandır. Düşünsel ve psikolojik olanın formel dışa vurumu, el ile tutulan, göz ile görülen maddi ve pratiktir. Bu genel kuraldan bakarsak, Alevilik ile İslam’ın, düşüncede ve pratikte, bir inancın yaşama bakışaçısı ve yaşama biçimi bakımından tümüyle iki ayrı ve iki zıt algılama ve uygulama, ve iki ayrı dünya olduğu için, iki ayrı inanç olduğu anlaşılır. Bu her iki inancın, inanca ilişkin kaynakları ayrı ayrıdır. Buna bağlı olarak gelişmeleri, taşıyıcıları ve araçları da, dolayısiyle varoluş koşulları da ayrıdır. Bu nedenle, “Alevi-İslam” kavramlarını yanayana getirmek ve birlikte düşünmek olanaksızdır. Fakat birileri şunu söyleyebilir: “Evet, Alevilik ve İslam iki ayrı inançtır. Fakat biz, bu iki ayrı inancı ‘Alevi-İslam’da birleştiriyoruz. Çünkü biz böyle hisediyoruz. Bize, bunun bilimsel açıklamasını kimse sormasın. ‘Bilimden gitmeyen karanlığa gider!’ diyen Hace Bektaş Veli de sormasın. Çünkü biz bilimsel bakmıyoruz.” Cevap böyle olursa, kimsenin söyleyeceği olmaz. Öyle ya, “bu kişiler aklı kapı ve bacadan kovmuş, hisleriyle hareket ediyorlar” denir ve üzerine durulmaz.

Ancak, şimdiki bu biçimiyle, “mızrak çuvala sığmıyor.”

“Alevi-İslam İnanç Topluluğu”!

Tarihte ve dünyada “başarılmış” ilk şey! Büyük bir Olay! Tabii ki iyisiyle değil, kötüsüyle “büyük!” Bu ciddi ve “büyük” olayı sadece bireylerin histerik tutumlarına bağlamak saflık olur. Böylesine “büyük” gelişmelerin arkaplanında genellikle “büyük güçler” yer alır. Çünkü Aleviliği ve Alevileri rehabilite ederek, ezilenlerin, sömürülenlerin ve özgürlük mücadelesi verenlerin cephesinden kopararak “hizaya getirmek” çabalarının son yıllarda yoğunluk kazandığı açıktır. Bu çabalar, AK Parti’den, Fetullah Gülen Örgütü’nden, militer güçlerden ve Türk milliyetçilerine kadar değişik odaklı sürdürülüyor. Fakat bu odaklardan her biri, Aleviler içinde daha etkili olabilmek için, Aleviler’in “içinde” İzettin Doğan, Fermani Altun, Reha Çamuroğlu gibi bazı isimler üzerinden kendi ağlarını kurmaya çalışıyor. “Alevi-İslam İnanç Topluluğu”nu da bu kapsamda düşünmek gerekir.

Aleviler, 1980’lerin ikinci yarısından sonra Avrupa’da, Türkiye’de ve daha başka ülkelerde, adını Alevilik’ten ve Aleviler içinde simgeleşmiş önderlerin adından alan kuruluşlarda örgütlendiler: “Alevi Kültür Birliği”, “Hacı Bektaş Derneği”, “Pir Sultan Abdal Kültür Derneği...” gibi. Bu örgütlenmenin bir parçası olarak, Avusturya’da, Viyana Alevi Kültür Birliği ve daha başka dernekler kuruldu. Kurulan bu derneklerin tümü sadece adını değil, gerçeğini de Alevilik’ten alan doğal-orijinal ve dejenere olmamış kimlikleriyle ortaya çıktılar. Fakat, Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun karşısında yer alan Viyana Alevi Kültür Birliği yönetimi, “Alevi-İslam İnanç Toplumu’nun da İslam içinde bir inanç olarak tanınması” için Avusturya Kütür Bakanlığı’na yaptığı başvurunun Aralık 2010’da onaylanmsı sonucu, bu dernek adını “Viyana Alevi-İslam İnanç Topluluğu” biçiminde değiştirdi (Bu başvurunun “12 dernek adına yapıldığı” söyleniyor, fakat Viyana derneği dışında, başka hangi derneklerin imza attığı kayıtlarda geçmiyor).

Merak ettiğim şudur: “Alevi-İslam İnanç Topluluğu”nun İslam referansları nedir? Örneğin: Ne zamandan beri müslüman olmuşlar? İslam’ın hangi din kurallarını uyguluyorlar? İslam dinine ilişkin referans kaynakları Kuran mı? Sakın ola ki, “ikinci yazılı Kuran’ın olduğunu” kimse söylemesin! Yok böyle bir şey! Bir tek Kuran vardır, o da her dile çevirilmiştir ve elimizdedir. Hatırlatmak isterim: Kendinizi İslam’da – daha da ciddi olanı, “İslam’ın özü”nde – ya da İslam’ı kendi özünüzde sayıyorsanız, prensipler bazında İslam’ın din kitabı Kuran’da kendinize yer bulmanız ve ruhunuzu Kuran’da bulmanız gerekir. Eğer bunlar yoksa, yapılan şey, bir gaftan da öte, ancak bir hokkabazlık olabilir.
Çünkü, yaşanmış ve yaşanmakta olan bir tarih var. Bu tarihte, başı dik, boyun eğmemiş ve ideallerini sonrakilere bırakmış önderlerin büyük bir öğretisel mirası var. Bu çağ aşıcı devrimci mirasa rağmen, bir yerlere “rüştünü ispatlamak” için “Alevi-İslam” diye yeni bir din türetmeye kalkanların şevk ile gittikleri yolun karanlık olduğunu görmek hiç de zor değildir.  Umudum odur ki, bu mirası çiğneyip geçenler, Alevi toplumundan hak ettikleri cevabı alacaklardır.

Biraz tarih, lütfen!

Hace Bektaş Veli, kendisinden 700 yıl sonra, 2010 yılında, bazı insanların çıkıp, tarih ve mantık bilgisini – ki bu bilgi Hace Bektaş’tan da gelse – ayak altına alacaklarını, dinsel yarışa gireceklerini ve bunun kaçınılmaz olarak dogmalar kapanında insanları karanlığa sürükleyeceğini biliyordu. Bundan dolayı, o büyük insan, daha 13. yüzyılda toplumu uyarmak için şu perensipleri ilan etmişti:

“Bilimden gitmeyen yol karanlığa gider!”
“İnanç akıl ile olur, akıl sultandır!”

Çünkü Hace Bektaş Veli, inançların ve İbrahimci dinlerin hem ruhunu, hem de tarihsel gelişmelerini biliyordu. Özellikle İslam’ı, içinde yaşadığı için dinsel referansları ve kültürüyle daha yakından biliyordu. Kuran’ı da okumuş ve Kuran’daki dinsel buyruklarla Vahabi-

Bedevi-Arap kültürünü iyi analiz ettiği için, şu ilkesel doğrulara varmıştı:

“Okunacak en büyük kitap, insandır!”
“Her ne ararsan kendinde ara,
 Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir.”

Bu tezler, anlamak isteyen için kitapların anlatamayacağı kadar kısa, fakat içerik bakımından açık ve zengin bilgiler taşır. Bu tezler, Aleviliği özetleyen en temel prensipler ve kavramlardır. Bu tezleri ezbere bilmeyen bir tek Alevi yoktur. Fakat şu bir gerçek ki, pek çoğunda olduğu gibi, bu tezleri ezbere bilmek, onları gerçeklikleriyle anlamak anlamına gelmiyor. Bilinçlice veya bilinsizce yapılmış olsun, fakat en büyük yanlış, bu prensip ve kavramlara yaşam içindeki anlamlarını verememek veya vermemektir. Daha da önemlisi, bu kavramları toplumsal pratik içinde sonuçlarına doğru ilerleterek teorik ve somut bilgi edinmemek ve çağın değişen canlı, hareketli ve bir öncekine pek çok açıdan benzemeyen yaşamsal gerçeğine ışık tutacak evrensel özelliklerini kavramamaktır.

Bilim ve akıl gözüyle bakıldığında, İslam dininin ve Kuran’ın içeriği şöyle özetlenebilir: Araplar’ın Orta-Asya’ya taşıdığı din, peygamber sonrası halifelerin veya Emeviler’in sıfırdan yarattıkları bir din değil, Kuran’ın ve peygamberin din anlayışıdır; Kuran’ın ve peygamberin de içinden geldiği Vahabi-Bedevi-Arap-Hicaz kültürüdür. Bu dinin temel tezleri, kültürel yapısı ve ruhu – hadisleri bir yana bırakalım – peygamberin dinsel düşünceleri ve yaşamıyla ve bu düşüncelerin ve yaşam anlayışının yazılı belgesi olan Kuran’la temel anlamda uyuşmaktadır: Yaratılış, Allah’ın karakteristik özellikleri, öbür dünya, cennet ve cehennem, cennette huriler ve gılmanlar (genç delikanlılar), cehennemde azap ve işkenceler, “erkek için yaratılmış” kadına erkekten sonra verilen ikinci sınıf rol ve sorumluluklar, aile, miras, ceza ve ödül hukuku ve benzerlerini peygamberden ve Kuran’dan ayrı düşünmek olanaksızdır. Tersine, bunların temel kaynağı peygamber ve Kuran’dır. İslam budur ve bundan “başka İslam” da yoktur.

Kuran ve diğer İbrahimci din kitaplarının en temel söylevi Tanrı’nın / Allah’ın varlığıdır. Bu teze göre, “Tanrı, Allah, her şeyi yoktan var etti, insanı da yartı.”

Buna karşı Alevi ozan Harabi’nin şu dizeleri, din kitaplarının yaratılış tezini ters çevirir: 
Daha Allah ile cihan yok iken
Biz onu var edip ilan eyledik

Hace Bektaş Veli’nin yoldaşı Yunus, onun tezlerini güçlendiren bir dörtlüğünde şunları der:
Din-u insan sorar isen
Aşıklara din ne hacet
Aşık olan harab olur
Harab ne din bilir, ne diyanet

Öbür dünya”, “cennet” ve “cehennem”in varlığına karşı, Alevi ozan Kul Aşık şunları söyler:
Şu dünyanın ötesini
Gördüm diyen yalan söyler

Din ve Dogma, İnsan ve Akıl

Dogmalar, kaçınılmaz olarak şiddete varır. Fakat özgürlük ve demokrasi ise, düşünce ile, söz ile ve bilgi ile yol alır. Dogmaların egemen olduğu yerde demokrasi yoktur. Demokrasinin olmadığı yerde ise, özgürlük yoktur. Özgürlük ve demokrasi, dinsel ve siyasal dogmaların karşısında yer alır. Dinsel anlamda dogma (=emir), Tanrı’dan / Allah’tan, “yukarı”dan gelir.

Özgürlük ve demokrasi ise, insandan, “aşağı”dan gelir. Tarih boyunca, “yukarı” ile “aşağı” hep çatışmıştır. “Yukarı”yı yenen toplumlar demokraside ve bireyin özgürlüğünde ilerlemişlerdir. Bu tarihsel geçekten dolayıdır ki, Alevilik, tercihini insandan ve “aşağı”dakinden yana yapmış, “Bilgin İnsan”a en büyük yeri ve değeri vermiş, “Bilgin İnsan”ın sözünü “Kuran’dan üstün” tutmuştur. Kim bu “Bilgin İnsan”? Bu, Hallac-ı Mansur, Hace Bektaş Veli, Nesimi, Yunus, Pir Sultan ve daha niceleridir. Onların bugün elimizde olan sözleri ve şiirleri, Aleviliğin Kuran’ı, İncil’i, Tevrat’dır.

Birileri kendi İslam anlayışının “demokratik, hoşgörülü, sevgiye dayalı ve her türden eşitlikten yana olduğunu” söyleyebilir. Bu, var olmuş ve var olan İslam değil, “istenen İslam”dır (Wunsch-İslam). Fakat bu,  İslam’ın kitabı Kuran’dan tarihsel ve bugünkü pratiğine kadar, İslam’ın demokrasiden, hoşgörüden uzak, fakat şiddete ve öldürmeye dayalı gerçeğini yine de değiştirmiyor. Bu, ancak ve yalnızca sözkonusu insanın kendisiyle sınırlı, kendi İslam anlayışıdır; kendi değerlerine “İslam” adını vermiş olmasıdır.

İslam, peygamber sonrasını geçelim, fakat peygamberin pratiğinde de barışı ve hoşgörüyü prensip alarak gelişmemiş, tersine, zoru ve şiddeti kullanarak gelişmiştir. Her şeyden önce, bizzat Allah, İslam’a inanmayanları hem “bu dünya”da ve hem de “öbür dünya”da akıl almaz zulüm ve işkencelerle cezalandırıyor. Bu konuda ayet göstermeye sanırız gerek yoktur, çünkü Kuran baştan sona bu örneklerle doludur (“Puta tapanları bulduğunuz yerde öldürün!”.  Buna benzer Bakara, 191; Nisa, 89, 91 ve daha çok örnek verilebilir. İslam’ın ilahiyeti budur.
 
Peygamberin pratiği ise, İslam’ın zor kullanma ve ölümle cezalandırma ilahiyetinden farklı değildir. Putlara tapanları – ki bunlar inançsız değillerdi, inançları, tanrıları ve ibadetleri vardı – , hıristiyanları ve özellikle yahudileri yer ve yurtlarından kovan, kırımdan geçiren sayısız örnekler vardır. 632’de Mekke teslim alınırken Kabe’deki 360 Put’un yok edilmesi,  yahudiler Medine’den kovulurken, “ergenlik çağına gelmiş” 600 ile 900 arasında insanın kılıçtan geçirilmesi  bu örneklerin en bariz olanlarıdır (ayrıca, Buhari’nin ve Müslim’in “sahih”lerine, Maxime Rodinson’un “Hz. Muhammed” kitabına bakılabilir). Her şey bir yana, hicretten (622)  ölümüne kadar (632) peygamberin bizzat kumande ettiği irili-ufaklı 27 tane savaş vardır ve bu nedenle bizzat peygamber kendisine “ben harp peygamberiyim” demiştir. 

Bir de Aleviliğin tarihine bakalım. Bu konuda çok şey söylemeye, Alevi öğretisinden ve pratiğinden örnekler vermeye sanırız burada gerek yok. Aleviler’in tarihinde, başkalarını Alevi olmaya zorlamış, olmayanları öldürmüş bir tek örnek yoktur. Alevilik, bu demokratik, insan ve sevgi merkezli kültürünü, inanç ve yaşam anlayışını İslam’ın teorik veya pratik bir yönünden örnek almamıştır. Alevilik İslam’ı örnek alsaydı, bugünün bir Hizbullah’ı veya Taliban’ı olurdu. Almadığı için, Aleviliği “İslami bir yorum” olarak betimlemek bilimsel olmadığı gibi tarihsel gerçeklere de aykırıdır. Bilimsel ve gerçek olan şudur: Alevilik hiç bir zaman İslam’a uymamış, yaşam korkusundan dolayı her zaman İslam’ı kendi değerleri üzerine bir örtü gibi çekmiş, kendine uydurmuş ve fakat, İslam`a uymamıştır. İslam’a uymadığı halde “müslüman” gibi davranmayı çok isteyerek mi yapmıştır? Hayır, baskı ve katliamlardan çekindiği için! Bilimsel yöntem ve mantık bize şunu söyler: “Aynası iştir kişinin, söze bakılmaz!

Çünkü Aleviliğin bütün düşünce ilkesi insan ve doğa üzerine kuruludur. Bu insan Türk, Kürt, Pers, Arap, Japon, Fransız veya dünyanın her hangi bir yerinde her hangi bir insan  olabilir, kadın veya erkek olabilir. Bundan dolayıdır ki, Allah’ın ya da Tanrı’nın yerine, Kuran’ın yerine ve Allah’ın vahiylerle donattığı peygamberlerin yerine Kâmil İnsan (Bilgin İnsan)’ı koymuştur.

Tevbe, 5
August Bebel: Die mohammedanisch-arabische Kulturperiode – ausgewälte Artikel. Berlin 1972, 148.
Paul Frieschauer, Es steht geschrieben, München 1967, 234.
Abdullah Rıza Ergüven, Tanrıları Nasıl Yarattık?, İstanbul 2000, 42.
İbn Hisham, a.a.O., S. 701. Bkz. Maxime Rodinson, Mohammed, 204-207.
Vakidi, K. Megazi, II,821-871; İbn Hişam, Siret, IV, 31-66; Taberi, Tarih, II,163-165; İbn Esir, el-Kâmil, II, 239-254; Zebidi, Tecrid Ter. X, 295-323; Nuri Ünlü, İslam Tarihi, C. 2, İstanbul 1992, 61.


“İslam’ın özü”, ya da “Öz İslam”

Spor yarışmalarında bir kural vardır: Kim yarışmayı önde götürürse, o kazanıyor. Fakat dinde bu tümüyle tersidir: Kim din yarışını önde ötürürse, herkesten önce o kaybediyor.
Öncelikle, şunun altını çizelim: Alevilik, “İslam’ın bir yorumu” değildir. Alevilik, İslamı başka yorumlarak ortaya çıkmamıştır. Bu nedenle, Aleviliğin “İslam’ın bir yorumu olduğu” tezi, oportünistçe olmasa da yanlıştır.  Çünkü Alevilik, hiç bir zaman İslam’ın din ve yaşam anlayışı içinde kendine bir yer aramadı. Tersine, İslam’da yarışmaya girmediği gibi, dışında kalmayı hep tercih etti. Alevilik, İslam dininin dine ve toplumsal yaşama ilişkin tezlerinin ve buyruklarının içinde kalarak ve onları yorumlayarak kendi felsefe, inanç ve bir yorumu” değildir.
Öbür yönüyle, Alevilik “İslam’ın bir yorumu” olmadığı için, “İslam’ın özü” de değildir. Gerçek olan, bunun tamamen tersidir: Alevilik, İslam’ın dine ve toplumsal yaşama ilişkin bakışaçısına ve buyruklarına karşı bir yorumdur. Alevilik, İslam dinini ve bu dinin vücut bulduğu Arap kültürünü benimsemedi, tersine, İslam dininin ve Arap kültürünün Aleviliğe aykırı olmayan ikinci-üçüncü derecede bazı kavramlarını (örneğin Allah`ı, Peygamberi`i, Kuran`ı) kalıp olarak aldı, Yahudiler`den ve Yahudilik`ten, Araplar`dan ve İslam`dan içerdiği inancı ve kültürü boşaltıp attı, fakat içini İslam ve Arap olmayan inanç, kültür ve felsefe ile doldurarak kendi değerlerine ekledi. Bu değerlerin ve yorumun özü, Şaman, Zerdüşt, Anadolu inanç ve kültürlerinin akılcıl olanlarının toplamıdır. Türk, İran, Kürt ve Arap olmayan başka toplumların İslam’ın ve Araplar’ın işgallerine, baskı ve katliamlarına karşı yüz yıllara varan direnişler göstermesinin esas nedeni de  budur.


İslam’ın “içinde” mi, “dışında” mı?

Aleviler içinde, son yılların en “gözde” tartışmalarının başında “İslam’ın içinde mi, dışında mı olmak?” geliyor. Bu tartışma konusu spekülasyonlara ve kötüye kullanılmaya son derece elverişlidir. Örneğin gram ile tartılan, metre ile ölçülen ve renkler ile belirlenen somut bir düzeyi olmadığı için, bu konu en çirkin amaçlara dahi prim sağlayabiliyor. Bu bakımdan, böylesi bir “kurt kapanı” tartışmasının başlamasına ve yayılmasına daha başta karşı çıkanlardan biri olarak, bir kitabımda (bkz. Geçmiş ve Gelecek Gözüyle Alevilik, 1998), “Alisiz Alevilik” tezini eleştirirken, benim karşı çıkma nedenimin ve kaygılarımın başında bu vardı.

Alevi toplumunun ezici çoğunluğu Aleviler’in farklı kurumlarda yer almasını istemiyor, tersine birlik istiyor. Aleviliğin ve Aleviler’in bu talebi, egemen sınıflara yüzünü dönmüş “öz-islamcılar”ın en zayıf noktasıdır. Çünkü, Aleviliğin temel prensiplerinin, emeğin, sömürülenlerin ve – bugünün Türkiye`sinde Kürtler de içinde olmak üzere – ezilen ulusların özgürlüğü üzerine kurulu olduğunu ve bu özgürlüklerin önündeki engelleri kaldırmak amacıyla Anadolu’da bin yıldır mücadele ettiğini “öz-islamcılar” biliyor. Bununla birlikte, bunların hülyasında, böylesine devrimci ve ancak sol kategoride yer alan, prensipleri ve tarihi, sömürenin, ezenin, gericiliğin ve sağın yanında yer almayan bir Alevilik olmadığı için, Aleviler’i gerici, sağcı, milliyetçi, militarist ve devletçi bir cepheye çekmenin zorluklarını da biliyorlar. Bu konuda Aleviler’e söyleyecek sözleri olmadığı için “İslam’ın içi” gölgesine sığınıyorlar. Politik muhaliflerini dine sığınarak “altetmeye” çalışanların Arapça’daki adı “şeriat”tır. “Alevi-İslam”cıların “İslam’ın içi” aracına sarılarak insanların dinsel duygularını sömürmeleri, bu alanda ve bu biçimdeki bir şeriattır.

Öte yandan bu tartışma Aleviler’le de sınırlı kalmadı. Ak Parti’den Fetullah Gülen Örgütü’ne kadar, Aleviler’e tarih boyunca zulmetmiş anlayışlar ve bugün Aleviler’e hala camiyi gösterenler de katılarak “söz söyleme gereğini” duydular. Şu nedenle ki, “nüfusun yüzde doksan dokuzunun müslüman olduğu Türkiye”de Aleviler “İslam’ın dışına” çıkarsa, “yüzde doksan dokuz” oranını yüzde yetmişlerin altına indirir. Aleviler’in başladığı bu adımı başkaları da örnek alırsa “müslüman Türkiye” oranları ve rakamları alt-üst olur, böylece “çalınan zurnaya kılıf uydurmak” olanaksızlaşır. Gericiliğin hesapları yalnızca bunun üzerine kuruludur.

Her şey bir tarafa, “İslam’ın neresinde?” sorusunun cevabını da “seçkinler”de aramaya gerek yoktur, çünkü doğru cevapların alınabileceğini hiç sanmıyorum. Bu soruya en iyi cevabı yine Alevi öğretisi ve önderleri veriyor. En başta Alevilik, böylesine kötüye kullanılmaya elverişli skolastik, özden uzak, biçimci ve anlamsız olduğu kadar mantığı da olmayan, “İslam’ın neresindesin?”, “içinde misin, dışında mısın?”, “ne kadar müslümansın?” sorularına tarih boyunca gülüp geçmiş, eleştirisinde ise, akıl dışı bu saçmalıkları yerden yere vurmuştur. Ayrıca, bu türden soruları Alevilere soranler her zaman şeyhülislamlar, Sünni din çevreleri ve şeriatçı bürokrasi olmuştur. Cevabını ise, daha 13. yüzyılda Yunus’tan şöyle almıştır:

Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var haca
Hepisinde iyice
Bir gönüle girmektir
Yunus’un ikinci dörtlükte vurgu yaptığı nokta şudur:

“Bir gönüle girmek, bin kere haca gitmekten, uruç tutup namaz kılmaktan, İslam`ın ‘içinde’ veya ‘dışında’ olmaktan daha iyidir.”

Bu büyük sözleri günümüzün diline (“İslam’ın içinde mi, dışında mı?”) çevirirsek, şu anlam çıkar:

Bir gönüle girmek,
Bin kere İslam’ın dışında olmaktan,
Bir gönüle girmek,
Bin kere İslam’ın içinde olmaktan daha iyidir!

Yunus’tan esinlenerek, herkese benim çağrım şudur: Gönüllere girin, gerisini boş verin!
 



DUYURULAR

LİNKLER